sofra.com
Restaurant Güncesi
Ocak 5, 2013 at 13:13 · Ayaküstü birşeyler, İNGİLTERE, Tatlıcı ve Pastaneler, Yurtdışında altında arşivlenmiştir , Yazan: Ahmet
2012′nin son günlerinde 3 gün için yaptığımız Londra gezisini bu kez gastronomi ağırlıklı olarak planladık. Ve bu kısa gezimizde çoğunlukla Soho, China Town, Camden, Nothing Hill üzerine yoğunlaşıyoruz. Zira bu bölgeler gastronomi açısından çok zengin.

İlk yazmak istediğim yer, en çok vakit geçirdiğimiz Soho’dan; Princi. Princi klasik bir İtalyan Pizzacısı ve Fırını. Muhteşem pizzaları, atıştırmalıkları ve kekleri var. Bizler Soho’daki bu mekana şimdilik sabah kahvaltısı için gidiyoruz. Kapıya yakın servis görevlisi “Buon Giorno” ile bizleri karşılıyor. İçeriden gelen nefis ekmek ve kahve kokuları ile de hemen İtalyan havasına giriyoruz.

Daha girer girmez mekan sizi çarpıyor. Bu dingin mekanın sağ tarafına boylu boyunca akan çeşmeler silsilesi yerleştirilmiş. Son derece dinlendirici bir su sesi var. Oldukça büyük bir mekan. Solda ise bir odun fırını var. Orta bölümdeki pirinç uzun masalarda keyifle sabah gazeteleri okunuyor, günün ilk e-postaları kontrol ediliyor ve bir yandan da kahvaltı yapılıyor.

Bizler kahvaltımız için kruvasan, zeytinli baget, peynirli-ıspanaklı börek, zeytinli ve kurutulmuş domatesli ekmek, roka-bacon ve mozarellalı sandviç ve çay tercihi ile başlıyoruz.

Finalde puddingli yumurtalı ekmek tatlısı ile bitiriyoruz.

Her türlü yumurta ve omlet çeşidi de var. Yada kahvaltı menüleri var. Yani mutlaka damak zevkinize uygun birşeyler var. Özellikle ekşi mayalı zeytinli baget enfes.

Son derece doyurucu ve lezzetli bu menü ile üçümüz yaklaşık 20 Sterlin ödüyoruz.

Bu hesaplı ve şık Soho Pizzacı ve kahvaltıcısını mutlaka tavsiye ediyoruz.
Fakat öğle saatlerinde kapısında kuyruk oluyormuş aklınızda olsun.
www.princi.com
Aralık 3, 2012 at 09:14 · Tatilde ne yenir, YUNANİSTAN, Yurtdışında altında arşivlenmiştir , Yazan: Ahmet
Yunan adaları genellikle ailecek çok keyif alarak yaptığımız geziler oluyor. Zira Yunanistan’da yediğimiz herşey, bizim damak zevkimize uygun, çok leziz ve ekonomik oluyor. Yunan adaları anakaramıza bu denli yakın ve bir takım vize kolaylıkları da olunca; neredeyse yemek yiyip dönmek bile mümkün hale geliyor.
Zülfü Livaneli’den ‘Memleket Kokulu Yarim’
2012 Yazında bir mavitur öncesinde oluşan 3 günlük boşluk için Midilli planı yapıyoruz. Fakat feribot saatleri akşam üzeri Midilli gidiş ve sabah erken saatte Türkiye’ye dönüş şeklinde olduğundan, eğer biraz adayı keşfetmek istiyorsanız iki gece yatmak zorunlu oluyor. Midilli’den gelenler, Türkiye’den gidenlere göre çok fazla olduğundan saatler böyle ayarlanmış. Midilli’den Ayvalığa sabah erken gelip, alış-veriş yapılıp akşamda dönülmesi şeklinde bir talep oluşmuş.

Neyse, akşam üzeri (sanırım saat 16:00 idi) feribotun kalkışına 3 dakika kala iskelede oluyoruz, arabayı iskelenin yanına park ediyoruz. Selda koşa koşa, Jale Tur‘un iskelenin hemen karşısındaki ofisine bilet almak için fırlıyor. Ben de konut fonu için depar yapıyorum. Neyse ki feribot üç beş dakika bizi bekliyor nefes nefese yetişiyoruz. Daha detaylı Midilli (Lesbos) yazısını YineDüştükYollara‘dan yakında okuyabilirsiniz.

Midilli’ye varır varmaz iskelenin hemen karşısındaki Blue Sea Hotele yerleşiyoruz. Rahat ve temiz. Ve çok kısa bir yerleşme faslından sonra şehri turlamaya çıkıyoruz. Çok sevimli bir merkezi var. Saatler ilerledikçe karnımız acıkıyor ve aklımızdaki Kaldırımi ye doğru yola revan oluyoruz. Restaurant hemen çarşı içinde, gerçekten de ismi ile müsemma kaldırımın üzerinde konuşlanmış. Tüm Türk blogları burayı o kadar çok yazıyorki, artık eskisi gibi değildir diye de bir ön yargı ile bir masaya yerleşiyoruz. Menü geliyor Türkçe.

Hemen yan masamız bir Türk aile. Ama bu sevimli tesisin masalarının çoğunu yerli halk oluşturmakta. Hemen siparişlerimizi veriyoruz.


Burada hiç soğuk meze yok.
Ekmek, zeytinyağı ve Yeşil Barbayanni Uzo’muz önden geliyor.

Tabii ki Greek salatamızda hazır.

Öncelikle Kabak Çiçeği Dolması ile başlamak istiyorum. Ilık ılık gelen dolma şimdiye dek yediğim Kabak Çiçeği dolmalarının en güzeli. Lokum gibi olmuş. Mutlaka ama mutlaka deneyin.

Feta fırın bizim beyaz peynirin folyoda fırınlanmışı, eh işte.

Gene kabak çiçeğinin içi peynirle doldurulmuş ve yumurtaya bulanıp kızartılmış. Nefis.

Ahtapot ızgarasız masadan kalkmamız mümkün değil. Biraz kuru olmuştu. Zeytinyağı içinde servis edilmemişti. Ama gene de biraz zeytin yağı dökerek bayıla bayıla yedik.

Yemeklerin üzerine ise “Ekmek” dedikleri bir tatlı – pasta ile final yaptık. Altında ekmek kadayıfı gibi bir tatlı, üzeri hafif kaymak krema karışımı ve en üstte de fındık. Biz garson hanıma ekmek kadayıfı diyoruz, o ise sadece ekmek diyor. Ekmek bizim Türkçedeki gibi.

Yemek kültürü ve yemek etimolojisi açısından ne çok iç içe girmişiz. Yarı Türkçe, Yarı Yunanca ne güzel anlaşıyoruz.

Midilli ziyaretiniz sırasında kesinlikle es geçmeyiniz.
Kasım 24, 2012 at 12:15 · Ayaküstü birşeyler, İSPANYA, Yurtdışında altında arşivlenmiştir , Yazan: Ahmet
İkinci İspanya seyahatimizi Madrid’ten kuzeye San Sebastian’a kadar çıkıp, sonrasında Barcelona’ya doğru planlamıştık. Nedense San Sebastian konusunda okuduklarımız bizde küçük sevimli otantik bir kasaba hissi oluşturmuştu. Fakat San Sebastian, Cote D’azur havasında bir bölge imiş. Uzunca bir sahil şeridi, devasa binalar vs.

Fakat kesinlikle çok doğru bir saptama var ki, San Sebastian tam bir gurme şehri. Endülüs bölgesinde Tapas denen küçük atıştırmalıklara (meze), Bask ve Katalan bölgesinde Pintxos diyorlar. San Sebastian’da bir bölge var ki, her sokak her dükkan bu Pintxos restaurantlarından oluşuyor. Bu sokaklar ise gayet kalabalık, hemen hepsi dolu.

İspanyol’lar akşam oldumu bu Pintxos barlarına akın ediyorlar. Ama asla bir bara girip, yiyip içip geceyi tek barda bitirmiyorlar. Mutlaka gece boyunca bir kaç bar geziliyor, yeniliyor ve içiliyor. Gecenin ilerleyen saatlerinde muhabettler derinleşmiş, karınlar doymuş ve hafif çakır-keyf olunmuş vaziyette evlere dağılınıyor.
Biz de bu ritüeli bozmamak adına öğünümüzü ikiye bölmeye karar verdik.
İlk olarak ‘Fermin Calbeton’ yolu üzerinde rastgele girdiğimiz ‘Bar Txalupa‘ ile başlıyoruz.

O kadar çok çeşitli pintxos var ki, iyi ki Selda hazırlıklı gelmiş. Listeye bakıp tabaklarımızı alıyoruz.

Morina, işkembe, yılan balığı yavrusu, sardalya ve şaşırtıcı bir şekilde İspanya’da çok kullanılan ‘Hamsi’.


Kızartılmış bu biberler tuzlanarak servis ediliyor ve yerli halk şarabın yanında bu mezeyi çok tüketiyor. Güzelde oluyor.

Tatlı niyetine de, kızarmış ekmek üzerine tuzsuz keçi peyniri ve domates marmelatı… Nefis (Tabii sevmeyeni de vardı). Ya da kayısı marmelatı versionu da vardı.

İkinci durağımız Ganbara…
Bu bar ise mutlak ziyaret listemizde idi. Hınca hınç dolu bir bar. Kapı önünde bile yer yoktu.

Bir süre bekledikten sonra bar önünde kendimize bir yer bulduk.

Birazdan bu mantarlar sote olmaya gidecek…

Buranın spesyali mantar.

Diğer bir özel pintxos ise ahtapot. Nefis bir zeytinyağı ile piyazvari bir şekilde servis ediliyor. Mutlaka deneyin.

Haşlanıp zeytinyağı içinde servis edilen balık yumurtası.

Şu domateslerin güzelliğine bakın…

Eğer kuzey İspanya’yı geziyorsanız; hemen Fransa sınırındaki, yaşayanların Türk denince akıllarına Nihat Kahveci’nin geldiği bu sahil kentini atlamamanızı öneririm.
Kasım 24, 2012 at 10:30 · Balıkçılar altında arşivlenmiştir , Yazan: Ahmet
Babakale köyü çok özel bir yer. Hem Türkiye anakarasının, hem de tüm Asya’nın en batı noktası. Bizler her Assos, Kadırga, Küçükkuyu yada Ayvalık seyahatimizde yolumuzu bu lokasyona illa ki çeviririz. Hem de 50 kilometre fazladan yol yapmayı göze alarak.
Tabii ki Babakale ziyaret sebebimiz Asya yada Türkiyenin en batı ucu olmasından değil. Tek sebep Uran Restaurant’da öğle yemeği molası.
Uran’da her çeşit balık, ara sıcak ve zeytinyağlı çok çok güzel oluyor ama özellikle Ahtapot ve Barbun muhteşem…
Yunanistan gezilerimizde, yemek yediğimiz her tesiste mutlaka ahtapot yiyerek bu konuda bizim gözümüzde eksper ünvanını alan oğlumuz Batur için de ahtapot konusunda bir numara: Uran. Daha yola çıkarken Uran’ı arayıp, ahtapot’u sorup ona göre gideriz. Batur ise iki porsiyon yemeden kalkmaz. Hafif kekikle ılık olarak servis edilen ahtapot adeta bir pamuk ve damağınızda bir lezzet patlaması yaratıyor. Yani diyebilirimki bizde adeta ahtapot için geliyoruz. Yapılış şeklinin tarifini istediğimizde ise kem küm edilip siradan bir tarif veriliyor :)

Barbun ise Çanakkale boğazının balığı. Genellikle olta balığı oluyormuş. Zira her mevsim taptaze bulmak mümkün. Fakat barbun bir dip balığı olduğu için her yediğimizde farklı lezzetlerle karşılaşabiliyoruz. Ama nar gibi kızartılmış, zerre yağ çekmemiş bu balık dağı geldiği gibi devriliyor. Farklı gidişlerimizden iki fotoğraf.


Tabii bu arada kalamarı da denemeden kalkmayın. Ahtapotu bu denli yumuşak olan yerin, kalamarıda yumuşacık oluyor ve yağ çekmeden servis ediliyor.

Salatayı unutmuyalım. Salatanın nesi özel olabilir derseniz, oluyor işte. Örneğin yöre üretimi, rafine edilmemiş bir sızma zeytinyağı var ki nefis. Daha yemeğe başlamadan özel ekmeğiyle ağzınızı sürmeyin derim. Aynı zamanda zeytinyağı satışı da var. Ama test ettik ki sanki aynı tad değil.

Kayakoruğu varsa gene nefis zeytinyağı ile mis gibi…

Yemekten sonra Mustafa bey, Babakaleyi ziyaret sertifikanızı takdim ediyor. İlk kez burada rastladık, çok sevimli.

Öte yandan, son on yıldır tesise çivi çakılmıyor. Bacakları oynayan masalar, salonlarda kullanılan minderi kumaşkaplı bacakları cilalı, fakat artık kumaşları solmuş cilaları dökülmüş sandalyeler bizi buradan vazgeçirmeye yetmiyor. Bir de daima yazları ve öğle yemeği için gittiğimiz tesisin terasındaki gölge sağlayan branda ve sazların yetersizliği insanı sıcaktan perişan ediyor. Yemeğinizi yer yemez kalkmanıza neden oluyor. Sıcak, yemek ertesi keyifle kahvenizi yudumlamaya imkan vermiyor.
Tel: 0 286 7470218
Nisan 20, 2012 at 12:21 · Ayaküstü birşeyler, İSPANYA, YEDİKLERİMİZ, Yurtdışında altında arşivlenmiştir , Yazan: Ahmet

Tapas İspanyol yemek kültüründe çok önemli bir yere sahip. Tapas bir çeşit küçük meze tabakları. Her şeyden olabiliyor; kalamar, balık, ıspanak, ekmek üzerine konulabilen bir çok şey, çeşitli sebze kızartmaları vbg. İspanyollar Tapas’ı hemen her öğünde yiyebiliyorlar. Sabah kahvaltılarında bile. Zira sabah kahvaltıları çok zayıf. Sabahları genellikle kızarmış ince ve ufak bir ekmek dilimleri üzerine sürülmüş klasik domates pürelerini iştahla tüketiyorlar. Yani gene bir tapas nev-i.
Bu Bar’ın adresini önceden not almıştık. Akşam saat 22:00 gibi Sevilla’ya girdik. Otel görevlisine sorduğumuzda hemen iki sokak ilerde olduğu bilgisini aldık. Ama bizim çıkışımız 22:30 23:00 gibi olunca El Rinconcillo nun yerini bir türlü bulamadık. Kime sorduysak ta gösteremedi. (Belki de sorduklarımız tam ayık değillerdi) Neyse akşam zaten çok geç olmuştu iştahımızı ertesi gün öğle yemeğine bıraktık.

El Rinconcillo ise neredeyse 350 yıldır aynı yerde aynı işi yapan bir tesis. Tapas’ın mucidi olduğu söyleniyor. Mucidi olmasa bile en iyisini yaptığı muhakkak.
İçeride yıllardır öğlenleri burada karnını doyurduğu belli olan İspanyolların yanında, popülasyonun yarısını da bizim gibi lezzet avına çıkan turistler oluşturuyor.
İşin renkli tarafını oluşturan barda kendimize ite kaka yer açıyoruz ve menüyü elimize alıp incelemeye başlıyoruz. Ama İspanyolca. İngilizce menü istediğimizde verilen menü ise Fransızca. Uzun bir arama evresinden sonra tezgahın altında biryerden İngilizce menü bulunuyor ama fark yok neredeyse tüm yemek isimleri İspanyolca. Bu kez de İspanyol barmenimiz bizim İspanyolcamızın çok iyi olduğunu düşünerek uzun uzun tapasları anlatıyor. Alt resimde soldaki mavi gömlek ve kravatlı bey dayanamayıp yanımıza geliyor ve İngilizce söylediklerimizi İspanyolcaya çevirmeye çalışıyor. Ama garsonumuz adamı tersliyor ve sanki ‘Sen yerine dön, ben hallederim’ gibi bir tavır alıyor. Neyse yaşasın IPad ve Google Translate güç bela anlaşıyoruz ve siparişleri veriyoruz.

El Rinconcillo nun çok ilginç bir hesap tutma şekli var ki uzun yıllardır da böyle imiş. Verilen siparişlerin bedeli bir tebeşirle ahşap masif tezgah üzerine yazılıyor. Hem ne yediğinizi hem de ne kadar tuttuğunu izleyebiliyorsunuz. Hesap ödemesinden sonra ise ıslak bir süngerle bu bölüm siliniyor.

Yemeğimizle bölgenin şaraplarından birini deniyoruz.
Buranın spesyali ‘Nohutlu Ispanak’. Şimdi nohutlu ıspanak ta spesyal olur mu dediğinizi duyar gibiyim. Ama öyle. Bizler gibi sebze ağırlıklı beslenen aileler için lezzetli. Ama evde yaptığımız salçalı ispanağa pirinç yerine nohut koyarsanız ve pişme esnasında suyunu çektirip yağına bırakırsanız böyle bir yemek ortaya çıkabilir. Ama denemeden dönmeyin. Yerlisi Turisti herkez yiyiyor.

Ufacık tabağa dördümüz birden yüklenince görüntü böyle oldu.

Nefis bir sudak geldi.

Salamura sardalya, kızarmış ekmek üzerine közlenmiş kırmızı biber ile servis edildi. Nefis…

Herkez sevmeyebilir ama ızgara koç yumurtası enfesti…

Daha ne tapas lar yedik hatırlayamıyorum. Zira tabaklar ufak ve 4 aç adam bileşkesi daha tabak konur konmaz fotoğraf çekmeyi unutup tabağın mideye gitmesine neden oldu.
Sevilla’ya gelip bu Tapas Bar’ı görmeden ve yemeklerini denemeden dönmek çok büyük bir hata olur atlamayın.
Web adresi: http://www.elrinconcillo.es

Nisan 19, 2012 at 09:24 · İSPANYA, Şık Restaurantlar, Tatilde ne yenir, Yurtdışında altında arşivlenmiştir , Yazan: Ahmet
İspanya’ya gelipte ‘Paella’* yemeden dönmek neredeyse mümkün değil. Neredeyse tüm restaurantlarda yapılıyor. 2012 Nisanında yapacağımız gezi için yaptığım ön araştırmalar sırasında Madrid’de paella için 4-5 restaurant saptamıştım. Seyahat sırasında neredeyse tamamını hatta fazlasını denedik. Ama Murciano muhteşem.
* Paella genellikle deniz ürünleri ile yapılan ama tavuk, et, sucuk, salam, av eti gibi hertürlü malzemenin de konulabildiği İspanyollara özgü bir tür safranlı (her zaman safranlı olmayabiliyor) pilav.

Murciano ara sokaklarda hafifçe de ıssız sayılabilecek bir noktada. Öğle yemeği için elimizde adres ilerlerken neredeyse vazgeçip geri dönüyorduk ki Murciano yu gördük. Dapdaracık bir cephesi var. Camından içeri baktık bir masa görünüyor, yani pek cazip bir görüntü değil. Ama gözümüzü karartıp girdik. Çok kibar bir garson karşıladı ve biz arka bölüme doğru ilerlerken bize randevumuz olup olmadığını sordu. Yaklaşık 5 – 6 masa var fakat hepsi boştu. Olmadığını söyleyince kağıtları karıştırdı, notlara baktı ve bizi kibarca boş masalardan birine yerleştirdi. Menüden hemen deniz ürünlü paella’larımızı sipariş ettik. Şarap tercihini kendisine bıraktık. Önden ise közlenmiş kırmızı biber üzerine morina sipariş ettik.

Hemen sıcacık ekmek ile nefis rayihalı bir zeytinyağı geldi. Hemen yanında ise una bulanarak kızartılmış kabak dilimleri geldi. İspanyada bu tapas çok yapılıyor ve güzel. Bizde de yapılagelen bir mezedir aslında.
Bu sırada ise masaların tamamı dolmuştu. Hatta alt katta, tuvaletin önündeki 2 masa bile dolmuştu. Zira İspanyollar öğle yemeklerini bizden daha geç saatte (14 – 15 gibi) yiyorlar.
Ardından da siparişimiz köz kırmızı biber üzeri Morina balığı geldi. Gayet lezizdi.

Bu arada bu küçük tesisin, küçük mutfağına girdim. Bu nefis lezzetleri çok sevimli bir ikili yapıyordu. Tabii ki anlayamadığım bir şekilde İspanyolca olarak nasıl paella yaptıklarını anlattılar ;)
Ve Paella larımız beklemeye başladık. Ve ardından koca bir paella tavası içinde paellamız geldi. Bir tepsi iki kişilikmiş ama gerçekten çok büyüktü. Garsonumuz hemen ardından bir tepsi daha yapılmakta olduğunu ve birazdan geleceğini söyledi. Pirinçleri tam kıvamında pişmiş ve içeriği nefis bir paella idi. İçerisindeki balık, jumbo karides ve kum midyeleri harika idi. Gövdeli bir güneydoğu İspanya şarabı eşliğinde hızla tükettik.

Eğer Madrid’deyseniz bu restaurant’ı hararetle denemenizi öneririm. Boşverin başka ‘Paella’ları. Buranın fiyatları bayağı yüksek. Adam başı 24 Euro sadece Paella için ödedik. Ama bir tava 4 kişi için kesinlikle yeterli. Biz bilemedik bu kadar büyük olabileceğini. Yani dört kişi için, iki kişilik sipariş gayet yeterli.
Adresi ise;
Calle Tres Peces 20
Anton Martin Metro istasyonuna yakın
Rezervasyon yaptırmanızda fayda var.
Telefonu: 91 528 83 09
Mart 29, 2012 at 15:40 · Balıkçılar, Sulu Yemekler, YUNANİSTAN, Yurtdışında altında arşivlenmiştir , Yazan: Ahmet
Eğer bir Rodos gezi planınız varsa buna mutlaka günübirlik Simi’yi de dahil edin. Zira çok yakın (Aslında Datça’ya çok daha yakın; 8 km). Tekne ile bizim Kaş – Kaleköy arası kadar. Yaklaşık bir saatlik bir tekne seyahatinden sonra varabilirsiniz.
Tekne Rodos’tan kalkıp, Simi’ye doğru giderken Datça sahillerinden yaklaşık 100 – 200 metre kadar açıktan geçiyor. Eğer buralar uluslararası sular ise vah halimize. İlk olarak adanın arkasında kalan Panormitis koyuna bir saatliğine uğruyor. Orada denizcileri kötü şanstan koruduğuna inanılan bir kilise var. Özellikle avlusundaki Podima bezemeler nefis. Ama bir saatte kalınacak bir yer değil.

Simi’nin merkezi avuç içi kadar bir yer. Tüm evler pastel renklerde, pencereler beyaz söveli ve bir çoğunun çatısında yuvarlak havalandırma penceresi var. Evet Simi’yi Simi yapan bence bu görsellik. Son derece turistik bir yer.
Karnımız açıkıyor, oldukça çok sayıda restaurant ve kafe var. “Ayhan Sicimoğlu”nun programlarında defalarca tanıtımı yaptığı “Manos” hemen gözümüze ilişiyor. Sahilin oldukça güzel bir yerinde olan restaurant’da gürültülü müzikler çalmakta vede kalabalığın en yoğun olduğu noktada. Bu tanınmışlık fiyatlara da direkt yansımış vaziyette. Sergiledikleri balıklardan gelen koku ise arkamıza bile bakmadan bizi buradan uzaklaşmamıza neden oluyor. Rotayı daha sakin bir nokta bulmak amacıyla sahilden içeri doğru çeviriyoruz; gölge ve serin “Meraklis Taverna” bizi karşılıyor.

Hemen oturup menüyü alıyoruz. Bu arada adanın kendine özgü ekmeği ile zeytinyağı hemen masaya konuyor.

Levrek, Dolmades, Greek salad, Tzaziki ve tabii ki ahtapot. Yunanistan’da neredeyse her oturduğumuz restaurant’da ahtapotu deniyoruz daha kötü diyeceğimiz bir tad ile karşılaşmadık. Ama Meraklis’in ahtapotu başka.

Dolmades ise tam bizim usul. Biber ve domates doldurmuşlar. Çok leziz.

Levrek ise haşlanmış pirinç ile servis ediliyor ve güzel pişirilmiş lezzetli idi.

Meraklis, Simi ziyaretinizde kesinlikle tavsiye edebileceğimiz bir tesis. Sahilde değil. Manos’un önünden ilerleyip mini köprüyü geçiyorsunuz. 100 metre kadar sonra içeri doğru girin kime sorsanız gösterir.

Müziklerimiz aynı, yemeklerimiz aynı, huyumuz suyumuz aynı…
Maria Farantouri – To Mystiko
Mart 28, 2012 at 17:37 · Çay bahçeleri, YUNANİSTAN, Yurtdışında altında arşivlenmiştir , Yazan: Ahmet
2011 Yazında yaptığımız Rodos kaçamak tatilinden son derece mutlu döndük. Nedense Rodos hakkında bende daha önce oluşmuş negatif bir önyargı vardı. Çok kuru, neşesiz bir yer gibi geliyordu. Zira 1991 yılında yaptığımız Yunan adaları turunda daha çok, küçük ve sevimli Yunan adalarını ziyaret etmiş ve çok memnun dönmüştük ama bu gezimiz sırasında Rodos için aldığımız bilgiler genelde bu yönde idi.

Ada 1300 lerde gelen St. John şövalyeleri zamanında altın dönemini yaşamış. Ardından Venedik ve ardından da Osmanlı döneminde ada bir çok yapı ile donatılmış. Osmanlı tam 380 yıl boyunca adayı yönetmiş. Lozan ile ada yönetimi İtalyanlara geçtiğinden burada mübadele yaşanmamış. O nedenle de hala adada 3000 – 4000 Türk yaşamakta. Fakat çarşıda konuştuğumuz Türk esnaf, Türkçe konuşurken bile tedirgin, alçak sesle konuşuyor. Fakat sesini yükselten bir tek esnaf var o da Sokrates caddesindeki 400 yıllık Türk kahvesinin sahibi Bekir amca.

Bekir amca uzun yıllardır bu baskı altında yaşamaktan psikolojik olarak bir hayli yorulmuş. Lafını hiç esirgemiyor. Adadaki sağlık sisteminin kötülüğünden giriyor, gördükleri baskıdan çıkıyor. Türk hükümetinin buradaki Türklere hiçbir desteği olmadığından dert yanıyor. Bunları da diğer esnaf gibi sessiz söylemiyor. Adeta yüksek sesle haykırıyor.

Bu her tarafı tarih kokan kahvede oturup çaylarımızı içiyoruz, kahvemizi höpürdetiyoruz ve bir yandan da Batur’la bir tavla partisi tamamlıyoruz. Kahve sanki bir ören yeri gibi, zemin belli ki en az 200 yıllık tüm Yunan adalarında bolca kullanılan Podima bezeli. Ahşap sandalyeler sonradan eskitme değil, gerçekten eski.
Çay haşlama, kahve ehh ama eğer Rodos’a geldiyseniz mutlaka oturup bir nefes alın bu mekanda, nasıl olursa olsun Bekir amca’nın bir çayını için.

Bu hoş ambiansı terkederken çay ve kahve başına sıkılarak 6 Euro alan Bekir amca belli ki kendide fiyatın yüksekliğinden rahatsız. Ama ifadesi “ne yapalım işletmenin dönmesi için gerekli” der gibiydi.

Ocak 28, 2012 at 11:38 · Kebap ve Dürümcüler altında arşivlenmiştir , Yazan: Ahmet
Bu mekanı keşfimiz 2007 yılına rastlar. O günden başlayarak başımız her sıkıştığında, evde yemek olmayınca çoğu kez ‘Haydi Bayramoğluna gidelim’ deriz. Batur okuldan aç gelip yemeğe kadar tahammülü olmazsa, onu götürmek bahanesiyle hemen ben de giderim.

2011 Yılındaki yenilenmeye kadar 8 – 10 masalık bir işletme olan Bayramoğlu bizim için çok sıcak bir mekandı. Tabii ki popülerliği arttıkça mekana sığamaz oldular. Ve kaçınılmaz son maalesef ki mekanı bir hayli büyüttüler. Şu anda 30 – 35 masa kadar var. Döner sayısı 2, zaman zaman 3′e çıkıyor. Tabii garson sayısı yetersiz kalmaya başlıyor ve memnuniyetsiz müşteri sayısı artıyor. Bu arada bence halen bir lezzet farkı yok. Sadece mekan sıcaklığını kaybetti. Servis gecikmeye başladı. Kirli tabaklar bir türlü toplanamıyor. Sipariş verilemiyor, hesap alınamıyor. Ve artık mekana girdiğinizde her zamanki garsonunuz sizi karşılayıp hal hatır sormuyor.
Müşterilerin demografik yapısı bir hayli ilginç. Her ekonomik seviyeden müşteri var. Bu da mekanı bizim için daha tercih edilir yapıyor. Belki bunda Bayramoğlu’nun lezzetli döneri kadar Kavacık ve çevresinin sosyoekonomik yapısı da etkili oluyor.
Neyse gelelim bir değişiklik olmayan lezzete;
Bayramoğlunda oturur oturmaz sipariş dahi alınmadan, patates, salata, acı biber turşusu servis ediliyor. Ve bu tabaklardan herhangi biri bittiği anda yenisi geliyor. Bu arada patatesi harika, bırakın artık şu ‘Fast Food’ patates kızartmalarını. Ev stili bu patatese bayılacaksınız. Salatada nev-i şahsına münhasır.

Çorba dışında sadece döner var. Pilav üstü yada porsiyon. Döneri üç kelimeyle, Nefis Nefis Nefis. Döneri odun ateşinde ağır ağır pişiyor, mahir ellerde kesiliyor ve servis ediliyor.

Gene odun ateşinde yapılan lavaş ile sarıp yiyebileceğiniz bu muhteşem döneri mutlaka denemelisiniz.

Kavacıkta BP yi geçtikten sonra Garanti Bankasının tam karşısında…
Ocak 28, 2012 at 08:46 · Kebap ve Dürümcüler altında arşivlenmiştir , Yazan: Ahmet
Gaziantep’e uçağımız saat 20:00 gibi vardı. Selda’nın önceden organize ettiği minibüsümüz bizi hemen alıp otelimize getirdi. Aşağıdaki resimde de göreceğiniz gibi muhteşem bir Ermeni konağı imiş zamanında. Üstelik Müslüman mahallesindeki tek Ermeni konağı.

İlk akşam yemek yiyeceğimiz yeri seçerken rahatça 23 – 24 e kadar oturabileceğimiz bir yer olmasını istiyorduk. Alternatif çok fazla değildi. Sahan, lezzetli menüsünü İstanbul’dan sevdiğimiz ve 24′e kadar açık olan bir restaurant olduğundan tercihimiz buradan yana oldu.
Elimizdekileri odalarımıza atıp derhal heyecanla Sahan’ın yakın zamanda restore ettiği Şire Han’a doğru yürümeye başladık. Vardığımızda ise gerçekten harika restore edilmiş bir yapı ile karşılaştık. 2012 nin bu ilk günlerinde hala yılbaşından kalma mini ampullerle donatılmıştı. Hanın her odasına yaklaşık 10 – 12 kişilik bir masa konulmuş. Ve böylece masalar birbirlerini görmüyorlar, birbirlerine gürültüleri karışmıyor.

Bu parlak bir fikir gibi görünse de uygulamada soğuk bir atmosfer yaratmıştı. Ve bir cuma akşamı olmasına rağmen koca handa 3 – 4 masa dolu idi. Hanın bazı bölümleri henüz ne yapılacağına karar verilememiş gibiydi. Bir ara konaklama amaçlı kullanılacağını okumuştuk. Ama görünüşte öyle bir şey yoktu.
Bu negatif başlangıçtan sonra grubumuzdan Sahan’ın menüsünü bilmeyen arkadaşlarımız için direkt Yuvalama sipariş ettik. Gelen çorbanın İstanbul’daki ile uzaktan yakından ilgisi yoktu. Soğuk ve lezzetsizdi. Hiç bir tabakta parça et yoktu. Kebap öncesi sıcaklar için Haşlama içli köfte istedik, burada yapılmıyormuş. İnanamadık. Pazı dolması ise bazen yapılıyormuş ve cuma akşamı yoktu. Mecburiyetten sipariş ettiğimiz kızartma içli köfteleri bir çok kişi bitiremedi!

Uçakta tesadüf okuduğumuz Pegasus dergisinde şirket sahibi ‘Tahir Tekin Öztan’ Şirehan Sahan’ı anlatıyordu. Ve ballandıra ballandıra ‘Öz Çorbasını’ tarif ediyordu. Tabii grubumuzun bir kısmı direkt Öz Çorbası istedi. Fakat servis veren garsonumuzun böyle bir çorbanın varlığından haberi bile yoktu.
Ve finalde yediğimiz kebaplar ise İstanbul Sahan’da yediklerimize hiç benzemeyen, damak tadımıza uymayan lezzette idiler.
Seyahat dönüşümüzden bir hafta sonra, Amerika’dan gelen kuzenim ile İstanbul Sahan – Vega ya gittik. Yemek yerken onlarca kez gidip hiç karşılaşmadığımız ‘Tahir Tekin Öztan’ ile karşılaştık. O da bazı dostları ile yemek yemekteydi. Bizim masada ağırlıkla konuştuğumuz konu Sahan Şirehan Gaziantep idi. Konuşmalarımıza şahit olan garsonumuz ‘Arzu ederseniz anket formumuzu doldurunuz’ dedi. Tabii Selda konunun sıkı takipçisi olarak formu aldı ve o formun tüm boş yerlerinin her santimetre karesini doldurdu. Çıkarken de çok büyük bir tesadüf eseri Tekin bey ile karşılaştık ve sözlü olarak ta şikayetimizi kendisine aktardık. Kendisi sorunların düzeltileceğini ve yeni planlarının yurtdışına açılmak olduğunu söyledi. Bu yanıttan sonra Tekin bey’in ne demek istediğimizi anlayamadığını düşündük.
Prensip olarak bu blogda daima olumlu deneyimlerimizi paylaşıyoruz ama aynı tesisin iki şubesi arasında bu denli farklar olması bu yazıya bizi mecbur etti. İstanbul Sahanlara evet ama Gaziantep Şirehan Sahan’a hayır diyoruz.
Ocak 28, 2012 at 01:25 · Çay bahçeleri, Tatlıcı ve Pastaneler altında arşivlenmiştir , Yazan: Ahmet
Gaziantep’te sadece bir gece konaklayacağımızdan, sabah kahvaltımızın özel olmasını planladık. Bir çok kaynak bize Orkide Pastanesini gösteriyordu. Biz de sabah kahvaltımızı konaklamakta olduğumuz Anadolu Evleri yerine, Orkide Pastanesi için planladık. Sabah grubumuzun büyük bir kısmı Metanet‘ten sonra, diğer bölümü ise direkt olarak Orkideye geldi.

Orkide pek hayal ettiğimiz gibi bir yer değil. Büyük şehirlerde rastlayabileceğiniz temiz ve büyük bir pastane.
Garsonumuz sipariş alırken okuduğumuz kaynaklardaki Semsek Böreği, Su Böreği ve Yöresel Serpme kahvaltı istedik. Gelen kahvaltılıklar ise gene herhangi bir temiz kahvaltıcıdan farklı değildi. Gelen serpme kahvaltının içinde sumaklı soğan ve salçalı kıyma vardı. Ne olduğunu sorduğumuzda, garsonumuz kahvaltıdaki yöresel ürünlerin bunlar olduğunu söyledi. Semsek Böreği içindeki Antep peyniriyle kahvaltıdaki değişik ve lezzetli tek üründü.

Su böreği ise çok çok sıradandı. Ve yerken de Vedat Milor’a bin ah ettik.

Bunun yerine çarşı içindeki fırından sıcak pide alıp, arasına tereyağ ve tulumu basıp Tarihi Kır Kahvesinde çay eşliğinde yemek kesinlikle daha iyi fikirdi.



Üzerine yediğimiz Katmer ise gayet lezizdi.

Ocak 11, 2012 at 23:19 · Kebap ve Dürümcüler altında arşivlenmiştir , Yazan: Ahmet
2012 Ocak ayında yaptığımız Antep gezisinde ‘Anadolu Evleri‘nde konaklayacaktık. Uçaktan inip tüm grup güle oynaya minibüsle otele doğru yola çıktık. Minibüsümüz tam ‘İmam Çağdaş’ın önüne gelip park etti. ‘Anadolu Evleri’ İmam Çağdaş’ın tam yanında. Tabii otele girmeden vitrindeki kare baklavalarla göz kontağı kurup, güçlükle otele geçtik.

İmam Çağdaş’a 2009 yılı ilk gidişimizde antipopülist eğilimlerim nedeniyle negatif bir önyargım vardı. Tesise girdiğimizde arka bölümdeki endüstriyel mutfak önyargımı sürdürmeme neden oldu. Ama kebaplar gelip yemeğe başladığımda tüm önyargılarım bir anda bitti. Gerçekten anlatılacak çok bir şey yok. Her şey çok çok lezzetli. Antep’e gelipte İmam Çağdaş’a uğramadan dönmek çok büyük bir hata olur diye düşünüyorum.
Çok uzatmadan buradan 3 lezzet;
Lahmacun çok lezzetli hamuru çıtır ve incecik. Kıyması, biberi, domatesi harika bir dengede. Yanında da ayran. Ayran tas ile geliyor ve minik bir kepçe ile içiliyor. Ayranın yavaş içilmesi için böyle bir yapıyorlarmış. Gerçekten şimdiye kadar yediğim en lezzetli lahmacun.


Alinazik mekanın en çok satan ürünü. Çok çok güzel yapıyorlar. Kıyma ya da parça et ile yapıyorlar. Bizim tercihimiz kıymadan yana.


Özel kare baklava ise muhteşem bir final.

Next entries »