ana sayfa e-posta! RSS

sofra.com

Restaurant Güncesi

El Rinconcillo – Sevilla

Tapas İspanyol yemek kültüründe çok önemli bir yere sahip. Tapas bir çeşit küçük meze tabakları. Her şeyden olabiliyor; kalamar, balık, ıspanak, ekmek üzerine konulabilen bir çok şey, çeşitli sebze kızartmaları vbg. İspanyollar Tapas’ı hemen her öğünde yiyebiliyorlar. Sabah kahvaltılarında bile. Zira sabah kahvaltıları çok zayıf. Sabahları genellikle kızarmış ince ve ufak bir ekmek dilimleri üzerine sürülmüş klasik domates pürelerini iştahla tüketiyorlar. Yani gene bir tapas nev-i.

Bu Bar’ın adresini önceden not almıştık. Akşam saat 22:00 gibi Sevilla’ya girdik. Otel görevlisine sorduğumuzda hemen iki sokak ilerde olduğu bilgisini aldık. Ama bizim çıkışımız 22:30 23:00 gibi olunca El Rinconcillo nun yerini bir türlü bulamadık. Kime sorduysak ta gösteremedi. (Belki de sorduklarımız tam ayık değillerdi) Neyse akşam zaten çok geç olmuştu iştahımızı ertesi gün öğle yemeğine bıraktık.

El Rinconcillo ise neredeyse 350 yıldır aynı yerde aynı işi yapan bir tesis. Tapas’ın mucidi olduğu söyleniyor. Mucidi olmasa bile en iyisini yaptığı muhakkak.
İçeride yıllardır öğlenleri burada karnını doyurduğu belli olan İspanyolların yanında, popülasyonun yarısını da bizim gibi lezzet avına çıkan turistler oluşturuyor.
İşin renkli tarafını oluşturan barda kendimize ite kaka yer açıyoruz ve menüyü elimize alıp incelemeye başlıyoruz. Ama İspanyolca. İngilizce menü istediğimizde verilen menü ise Fransızca. Uzun bir arama evresinden sonra tezgahın altında biryerden İngilizce menü bulunuyor ama fark yok neredeyse tüm yemek isimleri İspanyolca. Bu kez de İspanyol barmenimiz bizim İspanyolcamızın çok iyi olduğunu düşünerek uzun uzun tapasları anlatıyor. Alt resimde soldaki mavi gömlek ve kravatlı bey dayanamayıp yanımıza geliyor ve İngilizce söylediklerimizi İspanyolcaya çevirmeye çalışıyor. Ama garsonumuz adamı tersliyor ve sanki ‘Sen yerine dön, ben hallederim’ gibi bir tavır alıyor. Neyse yaşasın IPad ve Google Translate güç bela anlaşıyoruz ve siparişleri veriyoruz.

El Rinconcillo nun çok ilginç bir hesap tutma şekli var ki uzun yıllardır da böyle imiş. Verilen siparişlerin bedeli bir tebeşirle ahşap masif tezgah üzerine yazılıyor. Hem ne yediğinizi hem de ne kadar tuttuğunu izleyebiliyorsunuz. Hesap ödemesinden sonra ise ıslak bir süngerle bu bölüm siliniyor.

Yemeğimizle bölgenin şaraplarından birini deniyoruz.
Buranın spesyali ‘Nohutlu Ispanak’. Şimdi nohutlu ıspanak ta spesyal olur mu dediğinizi duyar gibiyim. Ama öyle. Bizler gibi sebze ağırlıklı beslenen aileler için lezzetli. Ama evde yaptığımız salçalı ispanağa pirinç yerine nohut koyarsanız ve pişme esnasında suyunu çektirip yağına bırakırsanız böyle bir yemek ortaya çıkabilir. Ama denemeden dönmeyin. Yerlisi Turisti herkez yiyiyor.

Ufacık tabağa dördümüz birden yüklenince görüntü böyle oldu.

Nefis bir sudak geldi.

Salamura sardalya, kızarmış ekmek üzerine közlenmiş kırmızı biber ile servis edildi. Nefis…

Herkez sevmeyebilir ama ızgara koç yumurtası enfesti…

Daha ne tapas lar yedik hatırlayamıyorum. Zira tabaklar ufak ve 4 aç adam bileşkesi daha tabak konur konmaz fotoğraf çekmeyi unutup tabağın mideye gitmesine neden oldu.

Sevilla’ya gelip bu Tapas Bar’ı görmeden ve yemeklerini denemeden dönmek çok büyük bir hata olur atlamayın.

Web adresi: http://www.elrinconcillo.es

Ventorrillo Murciano – Madrid

İspanya’ya gelipte ‘Paella’* yemeden dönmek neredeyse mümkün değil. Neredeyse tüm restaurantlarda yapılıyor. 2012 Nisanında yapacağımız gezi için yaptığım ön araştırmalar sırasında Madrid’de paella için 4-5 restaurant saptamıştım. Seyahat sırasında neredeyse tamamını hatta fazlasını denedik. Ama Murciano muhteşem.
* Paella genellikle deniz ürünleri ile yapılan ama tavuk, et, sucuk, salam, av eti gibi hertürlü malzemenin de konulabildiği İspanyollara özgü bir tür safranlı (her zaman safranlı olmayabiliyor) pilav.

Murciano ara sokaklarda hafifçe de ıssız sayılabilecek bir noktada. Öğle yemeği için elimizde adres ilerlerken neredeyse vazgeçip geri dönüyorduk ki Murciano yu gördük. Dapdaracık bir cephesi var. Camından içeri baktık bir masa görünüyor, yani pek cazip bir görüntü değil. Ama gözümüzü karartıp girdik. Çok kibar bir garson karşıladı ve biz arka bölüme doğru ilerlerken bize randevumuz olup olmadığını sordu. Yaklaşık 5 – 6 masa var fakat hepsi boştu. Olmadığını söyleyince kağıtları karıştırdı, notlara baktı ve bizi kibarca boş masalardan birine yerleştirdi. Menüden hemen deniz ürünlü paella’larımızı sipariş ettik. Şarap tercihini kendisine bıraktık. Önden ise közlenmiş kırmızı biber üzerine morina sipariş ettik.

Hemen sıcacık ekmek ile nefis rayihalı bir zeytinyağı geldi. Hemen yanında ise una bulanarak kızartılmış kabak dilimleri geldi. İspanyada bu tapas çok yapılıyor ve güzel. Bizde de yapılagelen bir mezedir aslında.
Bu sırada ise masaların tamamı dolmuştu. Hatta alt katta, tuvaletin önündeki 2 masa bile dolmuştu. Zira İspanyollar öğle yemeklerini bizden daha geç saatte (14 – 15 gibi) yiyorlar.
Ardından da siparişimiz köz kırmızı biber üzeri Morina balığı geldi. Gayet lezizdi.

Bu arada bu küçük tesisin, küçük mutfağına girdim. Bu nefis lezzetleri çok sevimli bir ikili yapıyordu. Tabii ki anlayamadığım bir şekilde İspanyolca olarak nasıl paella yaptıklarını anlattılar ;)
Ve Paella larımız beklemeye başladık. Ve ardından koca bir paella tavası içinde paellamız geldi. Bir tepsi iki kişilikmiş ama gerçekten çok büyüktü. Garsonumuz hemen ardından bir tepsi daha yapılmakta olduğunu ve birazdan geleceğini söyledi. Pirinçleri tam kıvamında pişmiş ve içeriği nefis bir paella idi. İçerisindeki balık, jumbo karides ve kum midyeleri harika idi. Gövdeli bir güneydoğu İspanya şarabı eşliğinde hızla tükettik.

Eğer Madrid’deyseniz bu restaurant’ı hararetle denemenizi öneririm. Boşverin başka ‘Paella’ları. Buranın fiyatları bayağı yüksek. Adam başı 24 Euro sadece Paella için ödedik. Ama bir tava 4 kişi için kesinlikle yeterli. Biz bilemedik bu kadar büyük olabileceğini. Yani dört kişi için, iki kişilik sipariş gayet yeterli.
Adresi ise;
Calle Tres Peces 20
Anton Martin Metro istasyonuna yakın
Rezervasyon yaptırmanızda fayda var.
Telefonu: 91 528 83 09

Meraklis Taverna – Simi

Eğer bir Rodos gezi planınız varsa buna mutlaka günübirlik Simi’yi de dahil edin. Zira çok yakın (Aslında Datça’ya çok daha yakın; 8 km). Tekne ile bizim Kaş – Kaleköy arası kadar. Yaklaşık bir saatlik bir tekne seyahatinden sonra varabilirsiniz.

Tekne Rodos’tan kalkıp, Simi’ye doğru giderken Datça sahillerinden yaklaşık 100 – 200 metre kadar açıktan geçiyor. Eğer buralar uluslararası sular ise vah halimize. İlk olarak adanın arkasında kalan Panormitis koyuna bir saatliğine uğruyor. Orada denizcileri kötü şanstan koruduğuna inanılan bir kilise var. Özellikle avlusundaki Podima bezemeler nefis. Ama bir saatte kalınacak bir yer değil.

Simi’nin merkezi avuç içi kadar bir yer. Tüm evler pastel renklerde, pencereler beyaz söveli ve bir çoğunun çatısında yuvarlak havalandırma penceresi var. Evet Simi’yi Simi yapan bence bu görsellik. Son derece turistik bir yer.

Karnımız açıkıyor, oldukça çok sayıda restaurant ve kafe var. “Ayhan Sicimoğlu”nun programlarında defalarca tanıtımı yaptığı “Manos” hemen gözümüze ilişiyor. Sahilin oldukça güzel bir yerinde olan restaurant’da gürültülü müzikler çalmakta vede kalabalığın en yoğun olduğu noktada. Bu tanınmışlık fiyatlara da direkt yansımış vaziyette. Sergiledikleri balıklardan gelen koku ise arkamıza bile bakmadan bizi buradan uzaklaşmamıza neden oluyor. Rotayı daha sakin bir nokta bulmak amacıyla sahilden içeri doğru çeviriyoruz; gölge ve serin “Meraklis Taverna” bizi karşılıyor.

Hemen oturup menüyü alıyoruz. Bu arada adanın kendine özgü ekmeği ile zeytinyağı hemen masaya konuyor.

Levrek, Dolmades, Greek salad, Tzaziki ve tabii ki ahtapot. Yunanistan’da neredeyse her oturduğumuz restaurant’da ahtapotu deniyoruz daha kötü diyeceğimiz bir tad ile karşılaşmadık. Ama Meraklis’in ahtapotu başka.

Dolmades ise tam bizim usul. Biber ve domates doldurmuşlar. Çok leziz.

Levrek ise haşlanmış pirinç ile servis ediliyor ve güzel pişirilmiş lezzetli idi.

Meraklis, Simi ziyaretinizde kesinlikle tavsiye edebileceğimiz bir tesis. Sahilde değil. Manos’un önünden ilerleyip mini köprüyü geçiyorsunuz. 100 metre kadar sonra içeri doğru girin kime sorsanız gösterir.

Müziklerimiz aynı, yemeklerimiz aynı, huyumuz suyumuz aynı…
Maria Farantouri – To Mystiko

Türk Kahvehanesi – Rodos

2011 Yazında yaptığımız Rodos kaçamak tatilinden son derece mutlu döndük. Nedense Rodos hakkında bende daha önce oluşmuş negatif bir önyargı vardı. Çok kuru, neşesiz bir yer gibi geliyordu. Zira 1991 yılında yaptığımız Yunan adaları turunda daha çok, küçük ve sevimli Yunan adalarını ziyaret etmiş ve çok memnun dönmüştük ama bu gezimiz sırasında Rodos için aldığımız bilgiler genelde bu yönde idi.

Ada 1300 lerde gelen St. John şövalyeleri zamanında altın dönemini yaşamış. Ardından Venedik ve ardından da Osmanlı döneminde ada bir çok yapı ile donatılmış. Osmanlı tam 380 yıl boyunca adayı yönetmiş. Lozan ile ada yönetimi İtalyanlara geçtiğinden burada mübadele yaşanmamış. O nedenle de hala adada 3000 – 4000 Türk yaşamakta. Fakat çarşıda konuştuğumuz Türk esnaf, Türkçe konuşurken bile tedirgin, alçak sesle konuşuyor. Fakat sesini yükselten bir tek esnaf var o da Sokrates caddesindeki 400 yıllık Türk kahvesinin sahibi Bekir amca.

Bekir amca uzun yıllardır bu baskı altında yaşamaktan psikolojik olarak bir hayli yorulmuş. Lafını hiç esirgemiyor. Adadaki sağlık sisteminin kötülüğünden giriyor, gördükleri baskıdan çıkıyor. Türk hükümetinin buradaki Türklere hiçbir desteği olmadığından dert yanıyor. Bunları da diğer esnaf gibi sessiz söylemiyor. Adeta yüksek sesle haykırıyor.

Bu her tarafı tarih kokan kahvede oturup çaylarımızı içiyoruz, kahvemizi höpürdetiyoruz ve bir yandan da Batur’la bir tavla partisi tamamlıyoruz. Kahve sanki bir ören yeri gibi, zemin belli ki en az 200 yıllık tüm Yunan adalarında bolca kullanılan Podima bezeli. Ahşap sandalyeler sonradan eskitme değil, gerçekten eski.

Çay haşlama, kahve ehh ama eğer Rodos’a geldiyseniz mutlaka oturup bir nefes alın bu mekanda, nasıl olursa olsun Bekir amca’nın bir çayını için.

Bu hoş ambiansı terkederken çay ve kahve başına sıkılarak 6 Euro alan Bekir amca belli ki kendide fiyatın yüksekliğinden rahatsız. Ama ifadesi “ne yapalım işletmenin dönmesi için gerekli” der gibiydi.

Bayramoğlu Döner – Kavacık

Bu mekanı keşfimiz 2007 yılına rastlar. O günden başlayarak başımız her sıkıştığında, evde yemek olmayınca çoğu kez ‘Haydi Bayramoğluna gidelim’ deriz. Batur okuldan aç gelip yemeğe kadar tahammülü olmazsa, onu götürmek bahanesiyle hemen ben de giderim.

2011 Yılındaki yenilenmeye kadar 8 – 10 masalık bir işletme olan Bayramoğlu bizim için çok sıcak bir mekandı. Tabii ki popülerliği arttıkça mekana sığamaz oldular. Ve kaçınılmaz son maalesef ki mekanı bir hayli büyüttüler. Şu anda 30 – 35 masa kadar var. Döner sayısı 2, zaman zaman 3′e çıkıyor. Tabii garson sayısı yetersiz kalmaya başlıyor ve memnuniyetsiz müşteri sayısı artıyor. Bu arada bence halen bir lezzet farkı yok. Sadece mekan sıcaklığını kaybetti. Servis gecikmeye başladı. Kirli tabaklar bir türlü toplanamıyor. Sipariş verilemiyor, hesap alınamıyor. Ve artık mekana girdiğinizde her zamanki garsonunuz sizi karşılayıp hal hatır sormuyor.

Müşterilerin demografik yapısı bir hayli ilginç. Her ekonomik seviyeden müşteri var. Bu da mekanı bizim için daha tercih edilir yapıyor. Belki bunda Bayramoğlu’nun lezzetli döneri kadar Kavacık ve çevresinin sosyoekonomik yapısı da etkili oluyor.

Neyse gelelim bir değişiklik olmayan lezzete;

Bayramoğlunda oturur oturmaz sipariş dahi alınmadan, patates, salata, acı biber turşusu servis ediliyor. Ve bu tabaklardan herhangi biri bittiği anda yenisi geliyor. Bu arada patatesi harika, bırakın artık şu ‘Fast Food’ patates kızartmalarını. Ev stili bu patatese bayılacaksınız. Salatada nev-i şahsına münhasır.

Çorba dışında sadece döner var. Pilav üstü yada porsiyon. Döneri üç kelimeyle, Nefis Nefis Nefis. Döneri odun ateşinde ağır ağır pişiyor, mahir ellerde kesiliyor ve servis ediliyor.

Gene odun ateşinde yapılan lavaş ile sarıp yiyebileceğiniz bu muhteşem döneri mutlaka denemelisiniz.

Kavacıkta BP yi geçtikten sonra Garanti Bankasının tam karşısında…

 

Sahan Şirehan – Gaziantep

Gaziantep’e uçağımız saat 20:00 gibi vardı. Selda’nın önceden organize ettiği minibüsümüz bizi hemen alıp otelimize getirdi. Aşağıdaki resimde de göreceğiniz gibi muhteşem bir Ermeni konağı imiş zamanında. Üstelik Müslüman mahallesindeki tek Ermeni konağı.

İlk akşam yemek yiyeceğimiz yeri seçerken rahatça 23 – 24 e kadar oturabileceğimiz bir yer olmasını istiyorduk. Alternatif çok fazla değildi. Sahan, lezzetli menüsünü İstanbul’dan sevdiğimiz ve 24′e kadar açık olan bir restaurant olduğundan tercihimiz buradan yana oldu.

Elimizdekileri odalarımıza atıp derhal heyecanla Sahan’ın yakın zamanda restore ettiği Şire Han’a doğru yürümeye başladık. Vardığımızda ise gerçekten harika restore edilmiş bir yapı ile karşılaştık. 2012 nin bu ilk günlerinde hala yılbaşından kalma mini ampullerle donatılmıştı. Hanın her odasına yaklaşık 10 – 12 kişilik bir masa konulmuş. Ve böylece masalar birbirlerini görmüyorlar, birbirlerine gürültüleri karışmıyor.

Bu parlak bir fikir gibi görünse de uygulamada soğuk bir atmosfer yaratmıştı. Ve bir cuma akşamı olmasına rağmen koca handa 3 – 4 masa dolu idi. Hanın bazı bölümleri henüz ne yapılacağına karar verilememiş gibiydi. Bir ara konaklama amaçlı kullanılacağını okumuştuk. Ama görünüşte öyle bir şey yoktu.

Bu negatif başlangıçtan sonra grubumuzdan Sahan’ın menüsünü bilmeyen arkadaşlarımız için direkt Yuvalama sipariş ettik. Gelen çorbanın İstanbul’daki ile uzaktan yakından ilgisi yoktu. Soğuk ve lezzetsizdi. Hiç bir tabakta parça et yoktu. Kebap öncesi sıcaklar için Haşlama içli köfte istedik, burada yapılmıyormuş. İnanamadık. Pazı dolması ise bazen yapılıyormuş ve cuma akşamı yoktu. Mecburiyetten sipariş ettiğimiz kızartma içli köfteleri bir çok kişi bitiremedi!

Uçakta tesadüf okuduğumuz Pegasus dergisinde şirket sahibi ‘Tahir Tekin Öztan’ Şirehan Sahan’ı anlatıyordu. Ve ballandıra ballandıra ‘Öz Çorbasını’ tarif ediyordu. Tabii grubumuzun bir kısmı direkt Öz Çorbası istedi. Fakat servis veren garsonumuzun böyle bir çorbanın varlığından haberi bile yoktu.

Ve finalde yediğimiz kebaplar ise İstanbul Sahan’da yediklerimize hiç benzemeyen, damak tadımıza uymayan lezzette idiler.

Seyahat dönüşümüzden bir hafta sonra, Amerika’dan gelen kuzenim ile İstanbul Sahan – Vega ya gittik. Yemek yerken onlarca kez gidip hiç karşılaşmadığımız ‘Tahir Tekin Öztan’ ile karşılaştık. O da bazı dostları ile yemek yemekteydi. Bizim masada ağırlıkla konuştuğumuz konu Sahan Şirehan Gaziantep idi. Konuşmalarımıza şahit olan garsonumuz ‘Arzu ederseniz anket formumuzu doldurunuz’ dedi. Tabii Selda konunun sıkı takipçisi olarak formu aldı ve o formun tüm boş yerlerinin her santimetre karesini doldurdu. Çıkarken de çok büyük bir tesadüf eseri Tekin bey ile karşılaştık ve sözlü olarak ta şikayetimizi kendisine aktardık. Kendisi sorunların düzeltileceğini ve yeni planlarının yurtdışına açılmak olduğunu söyledi. Bu yanıttan sonra Tekin bey’in ne demek istediğimizi anlayamadığını düşündük.

Prensip olarak bu blogda daima olumlu deneyimlerimizi paylaşıyoruz ama aynı tesisin iki şubesi arasında bu denli farklar olması bu yazıya bizi mecbur etti. İstanbul Sahanlara evet ama Gaziantep Şirehan Sahan’a hayır diyoruz.

 

Orkide Pastanesi – Gaziantep

Gaziantep’te sadece bir gece konaklayacağımızdan, sabah kahvaltımızın özel olmasını planladık. Bir çok kaynak bize Orkide Pastanesini gösteriyordu. Biz de sabah kahvaltımızı konaklamakta olduğumuz Anadolu Evleri yerine, Orkide Pastanesi için planladık. Sabah grubumuzun büyük bir kısmı Metanet‘ten sonra, diğer bölümü ise direkt olarak Orkideye geldi.

Orkide pek hayal ettiğimiz gibi bir yer değil. Büyük şehirlerde rastlayabileceğiniz temiz ve büyük bir pastane.

Garsonumuz sipariş alırken okuduğumuz kaynaklardaki Semsek Böreği, Su Böreği ve Yöresel Serpme kahvaltı istedik. Gelen kahvaltılıklar ise gene herhangi bir temiz kahvaltıcıdan farklı değildi. Gelen serpme kahvaltının içinde sumaklı soğan ve salçalı kıyma vardı. Ne olduğunu sorduğumuzda, garsonumuz kahvaltıdaki yöresel ürünlerin bunlar olduğunu söyledi. Semsek Böreği içindeki Antep peyniriyle kahvaltıdaki değişik ve lezzetli tek üründü.

Su böreği ise çok çok sıradandı. Ve yerken de Vedat Milor’a bin ah ettik.

Bunun yerine çarşı içindeki fırından sıcak pide alıp, arasına tereyağ ve tulumu basıp Tarihi Kır Kahvesinde çay eşliğinde yemek kesinlikle daha iyi fikirdi.



Üzerine yediğimiz Katmer ise gayet lezizdi.

İmam Çağdaş – Gaziantep

2012 Ocak ayında yaptığımız Antep gezisinde ‘Anadolu Evleri‘nde konaklayacaktık. Uçaktan inip tüm grup güle oynaya minibüsle otele doğru yola çıktık.  Minibüsümüz tam ‘İmam Çağdaş’ın önüne gelip park etti. ‘Anadolu Evleri’ İmam Çağdaş’ın tam yanında. Tabii otele girmeden vitrindeki kare baklavalarla göz kontağı kurup, güçlükle otele geçtik.

İmam Çağdaş’a 2009 yılı ilk gidişimizde antipopülist eğilimlerim nedeniyle negatif bir önyargım vardı. Tesise girdiğimizde arka bölümdeki endüstriyel mutfak önyargımı sürdürmeme neden oldu. Ama kebaplar gelip yemeğe başladığımda tüm önyargılarım bir anda bitti. Gerçekten anlatılacak çok bir şey yok. Her şey çok çok lezzetli. Antep’e gelipte İmam Çağdaş’a uğramadan dönmek çok büyük bir hata olur diye düşünüyorum.

Çok uzatmadan buradan 3 lezzet;

Lahmacun çok lezzetli hamuru çıtır ve incecik. Kıyması, biberi, domatesi harika bir dengede. Yanında da ayran. Ayran tas ile geliyor ve minik bir kepçe ile içiliyor. Ayranın yavaş içilmesi için böyle bir yapıyorlarmış. Gerçekten şimdiye kadar yediğim en lezzetli lahmacun.

Alinazik mekanın en çok satan ürünü. Çok çok güzel yapıyorlar. Kıyma ya da parça et ile yapıyorlar. Bizim tercihimiz kıymadan yana.

 

Özel kare baklava ise muhteşem bir final.

 

 

Tahmis Kahvesi – Gaziantep

2009 yılı Gaziantep ziyaretimizde tadilatta olan Tahmis kahvesindeki tadilat tamamlanmış ve açılmış. 1640 yılında hemen yanındaki Tekke camii ile birlikte yapımı tamamlanmış bina 1900 lerin hemen başındaki bir yangında tamamen kül olmuş. Ve daha sonra 1910 larda aslına uygun olarak tekrar inşaa edilmiş.

En son restorasyonuda 2009-2011 yılları arasında tamamlanmış. Kapıdan içeri girdiğiniz anda sizi o tarihi doku karşılıyor. Sanki zaman tünelinde 1920 lerde bir kıraathaneye girmişiniz hissini veriyor. Birbuçuk katlı bir mimariye sahip. Asma kattan giriş katın görüntüsü çok hoş.

 

Giriş katta daha çok yerli halk çayını kahvesini içiyor. Tavla ve kağıdını oynuyor. Turistler genelde üst katta konuşlanmakta. Tavanlar oldukça yüksek.

Çay, Kahve, Menengiç Kahvesi ve Zahter çayı var. Çay berrak ve güzel (yörenin kaçak çayı olduğunu sanıyorum), kahve ise közde pişiyor bol köpüklü ve çok leziz. Asıl denenmesi gereken yörede yetişen ve Menengiç denen yabani fıstık’ın kavrulması ve çekilmesi ile yapılan Menengiç Kahvesi. Hafif yağlı ve içimi çok kolay. Lezzetli ve mutlaka denenesi. Masaya oturduğunuz anda da su ile birlikte çerez ikram ediliyor. İçinde menengiç bizim kuş yemi niyetine kullandığımız bir çeşit tohumda var.

Tahmis Kahvesinde sigara içilmiyor ama Nargile serbest. Bir çok kişi duman duman nargile fokurdatmakta. Ama çok ilginç insanın üzerine hiç bir koku sinmiyor. Sanırım binanın havalandırması ve mimarisi ile ilgili.

Bir de saz ekibi var. Zaman zaman ortaya çıkıp Antep yöresi türkülerini söylüyorlar. Eskiden böyle mi imiş bilmiyorum ama biraz sanki Turistik aktivite. Meğer her hafta sonu saat 15:00 18:00 arasında varmış. Maalesef ki bize denk geldi. Ama kahveye sadece bu aktivite için gelmiş kadın grupları vardı ve çok eğlendikleri hallerinden belliydi.

Ama ne olursa olsun, sizlerde Gaziantep ziyaretinizde tüm gün gezip ayaklarınıza karasular inme eşiğine geldiğinde, dinlenmek için çok iyi bir nokta. Gelmeden önce Antep’in ünlü Kahke’lerinden bir miktar alıp buraya geliniz. Çay ile çok çok leziz oluyor.

 

Kebapçı Halil Usta – Gaziantep

2012 Başındaki tek günlük Gaziantep gezimizde kısıtlı zamana rağmen, Halil Usta mutlaka denemek istediğimiz bir kebapçıydı. Okuduğumuz tüm yorumlar bu noktayı gösteriyordu. Gaziantep’te ise gerçekten bir Halil Usta fırtınası esmekte. Kimle konuşsak -Taksici, Esnaf, Seyyar satıcı, Otelci- Halil Usta diyor da, başka birşey demiyor.

Sabah programımızda Zeugma Müzesi vardı. Yaklaşık 2 saatte tamamlayabildiğimiz müzede bir kaç hata dışında güzel bir sergileme alanı oluşturulmuş. Ama eski müzenin de tadı başka idi. Zira aynı mozaiklerin yanı sıra benzer zaman dilimine ait bir çok  heykel de bulunmaktaydı. Yani daha çok eser sergileniyordu.

Müze çıkışında ise, sabah yapmış olduğumuz kahvaltı etkisini tam yitirmemiş olsada Halil Ustanın tam müzenin arkasındaki lokasyonu nedeniyle istikameti oraya döndürdük. Kısa bir yürüyüşten sonra Halil ustaya vasıl olduk.

Mahalle arasında yer alan dükkan bölgeye müthiş bir canlılık getirmiş. Kapısının önünde kendi adının geçtiği ve kendi fotoğrafının olduğu bir taksi durağı, hemen karşısında kendisine ait büyükçe bir ücretsiz park alanı.

Kapıdan adımınızı atar atmaz Halil usta olanca cüssesiyle ve sıcak gülümsemesiyle sizi karşılıyor. Tevazu had safhada. 100 – 150 kişilik bir mekan. Yemek yiyenlerin çoğu Antepli. Bizim gibi turistler de var tabii.

Mütevazi bir ocağı var. O kadar müşteriye bu ocak yetiyor.

Oturur oturmaz hemen kendine özgü salataları ve pide servis ediliyor. Genellikle Halil ustada herkez tercihi servis görevlisine bırakıyor.  Zaten çeşit çok fazla değil. Bizlerde o sırada servis edilebilir olan küşleme, şiş, acılı acısız kıyma kebabı, sebzeli kıyma kebabı sipariş ettik.

Etler inanılmaz yumuşak ve lezzetli, adeta ağızda dağılıyor. Pişkin fakat içleride sulu. Kıyma kebapları da anlatılmaz lezzetli. Bu lezzetli etleri yemeden Gaziantepten dönmek çok büyük bir hata olur. Yani bu tesis hala bu formatını korurken mutlaka ziyaret edilmeli.

 

Halil usta, karınlarımız lezzetli etlerle doymuş şekilde  ayrılırken de sempatisinden ödün vermiyor. Konuşmamız sırasında birlikte resim çekilmeyi teklif ediyor. Daha önce hiçbir tesisin duvarında resmim olmamıştı. O sırada bende makinemi Batur’a veriyorum. Böylece aynı kare bende de oluyor.

 

 

Saat 15:00 gibi herşey bitmiş tesis kapanmış oluyor. Programınızı ona göre yapmanızda fayda var.

Gurme yada bence Gurman Vedat Milor’un sitesinde ve NTV deki programında tanıttığı Halil Usta burası değil. Yanlışlık olmasın. Antepte tanıttığı diğer iki tesis Orkide pastanesi ve Sahan Şirehan ile ilgili eleştirilerimi diğer bir yazıma saklıyorum.

Gerçek Halil Usta Web sitesi:

http://www.kebapcihalilusta.com/

 

Metanet Lokantası, Beyran Çorbası – Gaziantep

2009 Yılı sonunda Hatay – Halep – Gaziantep gezimiz sırasında ancak yarım gün kadar vakit ayırabildiğimiz bu güzel şehire ileride bir kez daha gelmek için karar almıştık. Ve tabii bu kararı almamızdaki en büyük etki görülecek yerlerin yanında yemekleri idi. Evet, Selda’nın yaklaşık 15 kişilik bir grubu organize etmesi ile 2012 nin başında tekrar geldik. Yemeği bunca seven kişilerin bir araya gelmesi olağan bir şekilde bu bir günlük geziyi yemek ağırlıklı hale getirdi.

Önceki gelişimizde saatlerini uyduramadığımız Metanet lokantasında Beyran çorbası içme hayalimiz gerçekleşememişti. Saat sabah 5 ile 10 arasında servis edilen bu çorba aklımızda kalmıştı.

Yapılışı nedeniyle ilk başta bizlerde bile ‘acaba sabah içilir mi’ düşüncesi oluşturmuştu.

Beyran Çorbası yapılışı:

Yaklasık 12 saat kaynatılan kemikli kuzu eti bu kadar pişmenin ardından lime lime hale geliyor. Ve tel tel kemiklerden ayrılıyor. Diğer bir tarafta hafif tereyağı ile haşlanan pirinç var. Bakır kap iç yağı sıvanıyor ve içine pirinç, et ve pul biber eklenerek harlı ateşte bir dakika kadar kavruluyor. Ve ardından ağır ağır et suyu ekleniyor.




Sabah saat kurarak bu çorbayı içmeye gittik. Saat 8 itibarı ile masaya oturduk. Lokantada çok çeşitli profilleri görmek mümkün. Belli ki her ekonomik seviyeden kişiler sabah kahvaltısında bu enfes çorbayı tercih ediyor. Metanet Lokantası Tekke camiine çok yakın bir ara sokakta. Metanet’i gördüğünüzde çekinmeyin girin.

Garsonumuz masada sıkılmamış limonları görünce ‘Bu çorbada limonun olmazsa olmaz’ olduğunu söyleyip ‘limon ile denememiz’ gerektiğini söyledi. Gerçekten de limon ile bu çorbanın lezzeti daha da gelişti.

Beyran gerçektende de enfes. Mutlaka için. Bir çok yerde yazılanın aksine kışın saat 16 ya dek yapıyorlamış. Ama tabii o sabahın erken saatlerindeki ritüeli izlemek tercih sebebi. Beraber olduğumuz arkadaşlarımızdan en mesafeli duran Hanım katılımcılarımız bile tabakların dibini gördüler. Asıl kahvaltı planımız Orkide pastanesi olduğundan bir porsiyonu paylaşarak içtik, ama bu çorba belli ki insanı neredeyse tüm gün tok tutabilecek yapıda.

Bu çorba 9 TL. İstanbul şartlarına göre bile pahalı sayılabilecek bu kahvaltı ilginç bir şekilde her ekonomik seviyeden kesimin tercihi olarak görünüyor. Yemekten sonra Orkide pastanesine gitmek üzere bindiğimiz takside bu sohbeti yapıyorduk, o sırada taksici söze girdi. Kendisininde Metanette haftada 3 – 4 kez mutlaka içtiğini söyledi. Diğer Beyrancılarıda denediğini, genelde 8 TL gibi fiyatlar ödediğini ama Metanet gibi lezzetlisi olmadığını söyledi.

Sizde denemeden dönmeyiniz, ama mutlaka Metanet‘te.

Talin – Estonya

Çok çok güzel bir gemi seyahati sonunda, “Arşipelago” aralarından geçerek günün ilk ışıklarıyla Stokholm’dan Talin’e varıyoruz.

Talin Estonya’nın başkenti ve en büyük limanı. Muhteşem bir “Old Town”a sahip. Ortaçağ havası neredeyse tamamen korunmuş.

Meydanında bir çok eski tarihlerde kurulmuş restaurant, bar ve pastaneler var. Fakat bunların içinde biri var ki diğerlerinden çok farklı. “Olde Hansa

Olde Hansa tam bir ortaçağ restaurant’ı. Her yer mumlarla aydınlatılıyor. Tuvaletler dahil. Ve bu mekanın ilginç tuvaletlerini mutlaka görün. Taht gibi yekpare taştan oyulmuş. Sonrasında ise el yıkamak için musluk yok, çaydanlık benzeri hacıyatmaz gibi bir nesneyi hafif eğerek içindeki suyun akmasını sağlıyorsunuz. Garsonlar pagan rahipleri gibi giyinmiş. Yani restaurant’ta sizi o havaya sokacak her türlü ayrıntı düşünülmüş. Sanki “Back to the Future” filminden yanlışlıkla buraya düştünüz ve çok şey bildiğiniz için az sonra sizi alıp engizisyona götürecekler hissine kapılıyorsunuz.

Menü ise daha da ilginç. Av hayvanlarından Geyik, Ayı, Tavşan, Domuz aklıma gelenler. Neredeyse hepsini denedik. Ama bu arada Menünün ortaçağ stili gotik harflerle yazılı ve aydınlatmalarında sadece mum ile olduğunu hesaba katarak internet üzerinden vereceğiniz siparişi önceden çalışınız.

Tavşan fırınlanmış ve pişkin lezzetli fakat biraz sert.

Geyik bu bölgede çok kullanılıyor. Ve eti inanılmaz yumuşak ve lezzetli. Sanki bonfile gibi oluyor. Kanada ve Ren geyiği etleri çok popüler.

Ballı ve tarçınlı biraları çömlek kupalarda servis ediyorlar. Fiyatları ise çok astronomik değil. 3 kişi yaklaşık 90 – 100 euro civarında bir hesap ödedik.

Yani Talin’e geldiyseniz bu restaurantı mutlaka deneyin.

Güzel bir Çikolata ürünleri barı ‘Chocolats de Pierre’.

Belediye binası karşısında güzel bir pastane. http://www.kohvik.ee

2011 Temmuz gezimizden

 

Next entries »