ana sayfa e-posta! RSS

sofra.com

Restaurant Güncesi

Orkide Pastanesi – Gaziantep

Gaziantep’te sadece bir gece konaklayacağımızdan, sabah kahvaltımızın özel olmasını planladık. Bir çok kaynak bize Orkide Pastanesini gösteriyordu. Biz de sabah kahvaltımızı konaklamakta olduğumuz Anadolu Evleri yerine, Orkide Pastanesi için planladık. Sabah grubumuzun büyük bir kısmı Metanet‘ten sonra, diğer bölümü ise direkt olarak Orkideye geldi.

Orkide pek hayal ettiğimiz gibi bir yer değil. Büyük şehirlerde rastlayabileceğiniz temiz ve büyük bir pastane.

Garsonumuz sipariş alırken okuduğumuz kaynaklardaki Semse Böreği, Su Böreği ve Yöresel Serpme kahvaltı istedik. Gelen kahvaltılıklar ise gene herhangi bir temiz kahvaltıcıdan farklı değildi. Gelen serpme kahvaltının içinde sumaklı soğan ve salçalı kıyma vardı. Ne olduğunu sorduğumuzda, garsonumuz kahvaltıdaki yöresel ürünlerin bunlar olduğunu söyledi. Semse Böreği içindeki Antep peyniriyle kahvaltıdaki değişik ve lezzetli tek üründü.

Su böreği ise çok çok sıradandı. Ve yerken de Vedat Milor’a bin ah ettik.

Bunun yerine çarşı içindeki fırından sıcak pide alıp, arasına tereyağ ve tulumu basıp Tarihi Kır Kahvesinde çay eşliğinde yemek kesinlikle daha iyi fikirdi.



Üzerine yediğimiz Katmer ise gayet lezizdi.

Sahan Şirehan – Gaziantep

Gaziantep’e uçağımız 8 gibi vardı. Selda’nın önceden organize ettiği minibüsümüz bizi hemen alıp otelimize getirdi.

İlk akşam yemek yiyeceğimiz yeri seçerken rahatça 23 – 24 e kadar oturabileceğimiz bir yer olmasını istiyorduk. Sahan, lezzetli menüsünü İstanbul’dan sevdiğimiz ve 24′e kadar açık olan bir restaurant olduğundan tercihimiz buradan yana oldu.

Elimizdekileri odalarımıza atıp derhal heyecanla Sahan’ın yakın zamanda restore ettiği Şire Han’a doğru yürümeye başladık. Vardığımızda ise gerçekten harika restore edilmiş bir yapı ile karşılaştık. 2012 nin bu ilk günlerinde hala yılbaşından kalma mini ampullerle donatılmıştı. Hanın her odasına yaklaşık 10 – 12 kişilik bir masa konulmuş. Ve böylece masalar birbirlerini görmüyorlar, birbirlerine gürültüleri karışmıyor.

Bu parlak bir fikir gibi görünse de uygulamada soğuk bir atmosfer yaratmıştı. Ve bir cuma akşamı olmasına rağmen koca handa 3 – 4 masa dolu idi. Hanın bazı bölümleri henüz ne yapılacağına karar verilememiş gibiydi. Bir ara konaklama amaçlı kullanılacağını okumuştuk. Ama görünüşte öyle bir şey yoktu.

Bu negatif başlangıçtan sonra grubumuzdan Sahan’ın menüsünü bilmeyen arkadaşlarımız için direkt Yuvalama sipariş ettik. Gelen çorbanın İstanbul’daki ile uzaktan yakından ilgisi yoktu. Soğuk ve lezzetsizdi. Hiç bir tabakta parça et yoktu. Kebap öncesi sıcaklar için Haşlama içli köfte istedik, burada yapılmıyormuş. İnanamadık. Pazı dolması ise bazen yapılıyormuş ve cuma akşamı yoktu. Mecburiyetten sipariş ettiğimiz kızartma içli köfteleri bir çok kişi bitiremedi!

Uçakta tesadüf okuduğumuz Pegasus dergisinde şirket sahibi ‘Tahir Tekin Öztan’ Şirehan Sahan’ı anlatıyordu. Ve ballandıra ballandıra ‘Öz Çorbasını’ tarif ediyordu. Tabii grubumuzun bir kısmı direkt Öz Çorbası istedi. Fakat servis veren garsonumuzun böyle bir çorbanın varlığından haberi bile yoktu.

Ve finalde yediğimiz kebaplar ise İstanbul Sahan’da yediklerimize hiç benzemeyen, damak tadımıza uymayan lezzette idiler.

Seyahat dönüşümüzden bir hafta sonra, Amerika’dan gelen kuzenim ile İstanbul Sahan – Vega ya gittik. Yemek yerken onlarca kez gidip hiç karşılaşmadığımız ‘Tahir Tekin Öztan’ ile karşılaştık. O da bazı dostları ile yemek yemekteydi. Yemekte konu Sahan Şirehan Gaziantepdi. Konuşmalarımıza şahit olan garsonumuz ‘Arzu ederseniz anket formumuzu doldurunuz’ dedi. Tabii Selda konunun sıkı takipçisi olarak formu aldı ve o formun tüm boş yerlerinin her santimetre karesini doldurdu. Çıkarken de çok büyük bir tesadüf eseri Tekin bey ile karşılaştık ve sözlü olarak ta şikayetimizi kendisine aktardık. Kendisi sorunların düzeltileceğini ve yeni planlarının yurtdışına açılmak olduğunu söyledi.

Prensip olarak bu blogda daima olumlu deneyimlerimizi paylaşıyoruz ama aynı tesisin iki şubesi arasında bu denli farklar olması bu yazıya bizi mecbur etti. İstanbul Sahanlara evet, Gaziantep Şirehan Sahan’a hayır diyoruz.

 

Bayramoğlu Döner – Kavacık

Bu mekanı keşfimiz 2007 yılına rastlar. O günden başlayarak başımız her sıkıştığında, evde yemek olmayınca çoğu kez ‘Haydi Bayramoğluna gidelim’ deriz. Batur okuldan aç gelip yemeğe kadar tahammülü olmazsa, onu götürmek bahanesiyle hemen ben de giderim.

2011 Yılındaki yenilenmeye kadar 8 – 10 masalık bir işletme olan Bayramoğlu bizim için çok sıcak bir mekandı. Tabii ki popülerliği arttıkça mekana sığamaz oldular. Ve kaçınılmaz son maalesef ki mekanı bir hayli büyüttüler. Şu anda 30 – 35 masa kadar var. Döner sayısı 2, zaman zaman 3′e çıkıyor. Tabii garson sayısı yetersiz kalmaya başlıyor ve memnuniyetsiz müşteri sayısı artıyor. Bu arada bence halen bir lezzet farkı yok. Sadece mekan sıcaklığını kaybetti. Servis gecikmeye başladı. Kirli tabaklar bir türlü toplanamıyor. Sipariş verilemiyor, hesap alınamıyor. Ve artık mekana girdiğinizde her zamanki garsonunuz sizi karşılayıp hal hatır sormuyor.

Müşterilerin demografik yapısı bir hayli ilginç. Her ekonomik seviyeden müşteri var. Bu da mekanı bizim için daha tercih edilir yapıyor. Belki bunda Bayramoğlu’nun lezzetli döneri kadar Kavacık ve çevresinin sosyoekonomik yapısı da etkili oluyor.

Neyse gelelim bir değişiklik olmayan lezzete;

Bayramoğlunda oturur oturmaz sipariş dahi alınmadan, patates, salata, acı biber turşusu servis ediliyor. Ve bu tabaklardan herhangi biri bittiği anda yenisi geliyor. Bu arada patatesi harika, bırakın artık şu ‘Fast Food’ patates kızartmalarını. Ev stili bu patatese bayılacaksınız. Salatada nev-i şahsına münhasır.

Çorba dışında sadece döner var. Pilav üstü yada porsiyon. Döneri üç kelimeyle, Nefis Nefis Nefis. Döneri odun ateşinde ağır ağır pişiyor, mahir ellerde kesiliyor ve servis ediliyor.

Gene odun ateşinde yapılan lavaş ile sarıp yiyebileceğiniz bu muhteşem döneri mutlaka denemelisiniz.

Kavacıkta BP yi geçtikten sonra Garanti Bankasının tam karşısında…

 

İmam Çağdaş – Gaziantep

2012 Ocak ayında yaptığımız Antep gezisinde ‘Anadolu Evleri‘nde konaklayacaktık. Uçaktan inip tüm grup güle oynaya minibüsle otele doğru yola çıktık.  Minibüsümüz tam ‘İmam Çağdaş’ın önüne gelip park etti. ‘Anadolu Evleri’ İmam Çağdaş’ın tam yanında. Tabii otele girmeden vitrindeki kare baklavalarla göz kontağı kurup, güçlükle otele geçtik.

İmam Çağdaş’a 2009 yılı ilk gidişimizde antipopülist eğilimlerim nedeniyle negatif bir önyargım vardı. Tesise girdiğimizde arka bölümdeki endüstriyel mutfak önyargımı sürdürmeme neden oldu. Ama kebaplar gelip yemeğe başladığımda tüm önyargılarım bir anda bitti. Gerçekten anlatılacak çok bir şey yok. Her şey çok çok lezzetli. Antep’e gelipte İmam Çağdaş’a uğramadan dönmek çok büyük bir hata olur diye düşünüyorum.

Çok uzatmadan buradan 3 lezzet;

Lahmacun çok lezzetli hamuru çıtır ve incecik. Kıyması, biberi, domatesi harika bir dengede. Yanında da ayran. Ayran tas ile geliyor ve minik bir kepçe ile içiliyor. Ayranın yavaş içilmesi için böyle bir yapıyorlarmış. Gerçekten şimdiye kadar yediğim en lezzetli lahmacun.

Alinazik mekanın en çok satan ürünü. Çok çok güzel yapıyorlar. Kıyma ya da parça et ile yapıyorlar. Bizim tercihimiz kıymadan yana.

 

Özel kare baklava ise muhteşem bir final.

 

 

Tahmis Kahvesi – Gaziantep

2009 yılı Gaziantep ziyaretimizde tadilatta olan Tahmis kahvesindeki tadilat tamamlanmış ve açılmış. 1640 yılında hemen yanındaki Tekke camii ile birlikte yapımı tamamlanmış bina 1900 lerin hemen başındaki bir yangında tamamen kül olmuş. Ve daha sonra 1910 larda aslına uygun olarak tekrar inşaa edilmiş.

En son restorasyonuda 2009-2011 yılları arasında tamamlanmış. Kapıdan içeri girdiğiniz anda sizi o tarihi doku karşılıyor. Sanki zaman tünelinde 1920 lerde bir kıraathaneye girmişiniz hissini veriyor. Birbuçuk katlı bir mimariye sahip. Asma kattan giriş katın görüntüsü çok hoş.

 

Giriş katta daha çok yerli halk çayını kahvesini içiyor. Tavla ve kağıdını oynuyor. Turistler genelde üst katta konuşlanmakta. Tavanlar oldukça yüksek.

Çay, Kahve, Menengiç Kahvesi ve Zahter çayı var. Çay berrak ve güzel (yörenin kaçak çayı olduğunu sanıyorum), kahve ise közde pişiyor bol köpüklü ve çok leziz. Asıl denenmesi gereken yörede yetişen ve Menengiç denen yabani fıstık’ın kavrulması ve çekilmesi ile yapılan Menengiç Kahvesi. Hafif yağlı ve içimi çok kolay. Lezzetli ve mutlaka denenesi. Masaya oturduğunuz anda da su ile birlikte çerez ikram ediliyor. İçinde menengiç bizim kuş yemi niyetine kullandığımız bir çeşit tohumda var.

Tahmis Kahvesinde sigara içilmiyor ama Nargile serbest. Bir çok kişi duman duman nargile fokurdatmakta. Ama çok ilginç insanın üzerine hiç bir koku sinmiyor. Sanırım binanın havalandırması ve mimarisi ile ilgili.

Bir de saz ekibi var. Zaman zaman ortaya çıkıp Antep yöresi türkülerini söylüyorlar. Eskiden böyle mi imiş bilmiyorum ama biraz sanki Turistik aktivite. Meğer her hafta sonu saat 15:00 18:00 arasında varmış. Maalesef ki bize denk geldi. Ama kahveye sadece bu aktivite için gelmiş kadın grupları vardı ve çok eğlendikleri hallerinden belliydi.

Ama ne olursa olsun, sizlerde Gaziantep ziyaretinizde tüm gün gezip ayaklarınıza karasular inme eşiğine geldiğinde, dinlenmek için çok iyi bir nokta. Gelmeden önce Antep’in ünlü Kahke’lerinden bir miktar alıp buraya geliniz. Çay ile çok çok leziz oluyor.

 

Kebapçı Halil Usta – Gaziantep

2012 Başındaki tek günlük Gaziantep gezimizde kısıtlı zamana rağmen, Halil Usta mutlaka denemek istediğimiz bir kebapçıydı. Okuduğumuz tüm yorumlar bu noktayı gösteriyordu. Gaziantep’te ise gerçekten bir Halil Usta fırtınası esmekte. Kimle konuşsak -Taksici, Esnaf, Seyyar satıcı, Otelci- Halil Usta diyor da, başka birşey demiyor.

Sabah programımızda Zeugma Müzesi vardı. Yaklaşık 2 saatte tamamlayabildiğimiz müzede bir kaç hata dışında güzel bir sergileme alanı oluşturulmuş. Ama eski müzenin de tadı başka idi. Zira aynı mozaiklerin yanı sıra benzer zaman dilimine ait bir çok  heykel de bulunmaktaydı. Yani daha çok eser sergileniyordu.

Müze çıkışında ise, sabah yapmış olduğumuz kahvaltı etkisini tam yitirmemiş olsada Halil Ustanın tam müzenin arkasındaki lokasyonu nedeniyle istikameti oraya döndürdük. Kısa bir yürüyüşten sonra Halil ustaya vasıl olduk.

Mahalle arasında yer alan dükkan bölgeye müthiş bir canlılık getirmiş. Kapısının önünde kendi adının geçtiği ve kendi fotoğrafının olduğu bir taksi durağı, hemen karşısında kendisine ait büyükçe bir ücretsiz park alanı.

Kapıdan adımınızı atar atmaz Halil usta olanca cüssesiyle ve sıcak gülümsemesiyle sizi karşılıyor. Tevazu had safhada. 100 – 150 kişilik bir mekan. Yemek yiyenlerin çoğu Antepli. Bizim gibi turistler de var tabii.

Mütevazi bir ocağı var. O kadar müşteriye bu ocak yetiyor.

Oturur oturmaz hemen kendine özgü salataları ve pide servis ediliyor. Genellikle Halil ustada herkez tercihi servis görevlisine bırakıyor.  Zaten çeşit çok fazla değil. Bizlerde o sırada servis edilebilir olan küşleme, şiş, acılı acısız kıyma kebabı, sebzeli kıyma kebabı sipariş ettik.

Etler inanılmaz yumuşak ve lezzetli, adeta ağızda dağılıyor. Pişkin fakat içleride sulu. Kıyma kebapları da anlatılmaz lezzetli. Bu lezzetli etleri yemeden Gaziantepten dönmek çok büyük bir hata olur. Yani bu tesis hala bu formatını korurken mutlaka ziyaret edilmeli.

 

Halil usta, karınlarımız lezzetli etlerle doymuş şekilde  ayrılırken de sempatisinden ödün vermiyor. Konuşmamız sırasında birlikte resim çekilmeyi teklif ediyor. Daha önce hiçbir tesisin duvarında resmim olmamıştı. O sırada bende makinemi Batur’a veriyorum. Böylece aynı kare bende de oluyor.

 

 

Saat 15:00 gibi herşey bitmiş tesis kapanmış oluyor. Programınızı ona göre yapmanızda fayda var.

Gurme yada bence Gurman Vedat Milor’un sitesinde ve NTV deki programında tanıttığı Halil Usta burası değil. Yanlışlık olmasın. Antepte tanıttığı diğer iki tesis Orkide pastanesi ve Sahan Şirehan ile ilgili eleştirilerimi diğer bir yazıma saklıyorum.

Gerçek Halil Usta Web sitesi:

http://www.kebapcihalilusta.com/

 

Metanet Lokantası, Beyran Çorbası – Gaziantep

2009 Yılı sonunda Hatay – Halep – Gaziantep gezimiz sırasında ancak yarım gün kadar vakit ayırabildiğimiz bu güzel şehire ileride bir kez daha gelmek için karar almıştık. Ve tabii bu kararı almamızdaki en büyük etki görülecek yerlerin yanında yemekleri idi. Evet, Selda’nın yaklaşık 15 kişilik bir grubu organize etmesi ile 2012 nin başında tekrar geldik. Yemeği bunca seven kişilerin bir araya gelmesi olağan bir şekilde bu bir günlük geziyi yemek ağırlıklı hale getirdi.

Önceki gelişimizde saatlerini uyduramadığımız Metanet lokantasında Beyran çorbası içme hayalimiz gerçekleşememişti. Saat sabah 5 ile 10 arasında servis edilen bu çorba aklımızda kalmıştı.

Yapılışı nedeniyle ilk başta bizlerde bile ‘acaba sabah içilir mi’ düşüncesi oluşturmuştu.

Beyran Çorbası yapılışı:

Yaklasık 12 saat kaynatılan kemikli kuzu eti bu kadar pişmenin ardından lime lime hale geliyor. Ve tel tel kemiklerden ayrılıyor. Diğer bir tarafta hafif tereyağı ile haşlanan pirinç var. Bakır kap iç yağı sıvanıyor ve içine pirinç, et ve pul biber eklenerek harlı ateşte bir dakika kadar kavruluyor. Ve ardından ağır ağır et suyu ekleniyor.




Sabah saat kurarak bu çorbayı içmeye gittik. Saat 8 itibarı ile masaya oturduk. Lokantada çok çeşitli profilleri görmek mümkün. Belli ki her ekonomik seviyeden kişiler sabah kahvaltısında bu enfes çorbayı tercih ediyor. Metanet Lokantası Tekke camiine çok yakın bir ara sokakta. Metanet’i gördüğünüzde çekinmeyin girin.

Garsonumuz masada sıkılmamış limonları görünce ‘Bu çorbada limonun olmazsa olmaz’ olduğunu söyleyip ‘limon ile denememiz’ gerektiğini söyledi. Gerçekten de limon ile bu çorbanın lezzeti daha da gelişti.

Beyran gerçektende de enfes. Mutlaka için. Bir çok yerde yazılanın aksine kışın saat 16 ya dek yapıyorlamış. Ama tabii o sabahın erken saatlerindeki ritüeli izlemek tercih sebebi. Beraber olduğumuz arkadaşlarımızdan en mesafeli duran Hanım katılımcılarımız bile tabakların dibini gördüler. Asıl kahvaltı planımız Orkide pastanesi olduğundan bir porsiyonu paylaşarak içtik, ama bu çorba belli ki insanı neredeyse tüm gün tok tutabilecek yapıda.

Bu çorba 9 TL. İstanbul şartlarına göre bile pahalı sayılabilecek bu kahvaltı ilginç bir şekilde her ekonomik seviyeden kesimin tercihi olarak görünüyor. Yemekten sonra Orkide pastanesine gitmek üzere bindiğimiz takside bu sohbeti yapıyorduk, o sırada taksici söze girdi. Kendisininde Metanette haftada 3 – 4 kez mutlaka içtiğini söyledi. Diğer Beyrancılarıda denediğini, genelde 8 TL gibi fiyatlar ödediğini ama Metanet gibi lezzetlisi olmadığını söyledi.

Sizde denemeden dönmeyiniz, ama mutlaka Metanet‘te.

Talin – Estonya

Çok çok güzel bir gemi seyahati sonunda, “Arşipelago” aralarından geçerek günün ilk ışıklarıyla Stokholm’dan Talin’e varıyoruz.

Talin Estonya’nın başkenti ve en büyük limanı. Muhteşem bir “Old Town”a sahip. Ortaçağ havası neredeyse tamamen korunmuş.

Meydanında bir çok eski tarihlerde kurulmuş restaurant, bar ve pastaneler var. Fakat bunların içinde biri var ki diğerlerinden çok farklı. “Olde Hansa

Olde Hansa tam bir ortaçağ restaurant’ı. Her yer mumlarla aydınlatılıyor. Tuvaletler dahil. Ve bu mekanın ilginç tuvaletlerini mutlaka görün. Taht gibi yekpare taştan oyulmuş. Sonrasında ise el yıkamak için musluk yok, çaydanlık benzeri hacıyatmaz gibi bir nesneyi hafif eğerek içindeki suyun akmasını sağlıyorsunuz. Garsonlar pagan rahipleri gibi giyinmiş. Yani restaurant’ta sizi o havaya sokacak her türlü ayrıntı düşünülmüş. Sanki “Back to the Future” filminden yanlışlıkla buraya düştünüz ve çok şey bildiğiniz için az sonra sizi alıp engizisyona götürecekler hissine kapılıyorsunuz.

Menü ise daha da ilginç. Av hayvanlarından Geyik, Ayı, Tavşan, Domuz aklıma gelenler. Neredeyse hepsini denedik. Ama bu arada Menünün ortaçağ stili gotik harflerle yazılı ve aydınlatmalarında sadece mum ile olduğunu hesaba katarak internet üzerinden vereceğiniz siparişi önceden çalışınız.

Tavşan fırınlanmış ve pişkin lezzetli fakat biraz sert.

Geyik bu bölgede çok kullanılıyor. Ve eti inanılmaz yumuşak ve lezzetli. Sanki bonfile gibi oluyor. Kanada ve Ren geyiği etleri çok popüler.

Ballı ve tarçınlı biraları çömlek kupalarda servis ediyorlar. Fiyatları ise çok astronomik değil. 3 kişi yaklaşık 90 – 100 euro civarında bir hesap ödedik.

Yani Talin’e geldiyseniz bu restaurantı mutlaka deneyin.

Güzel bir Çikolata ürünleri barı ‘Chocolats de Pierre’.

Belediye binası karşısında güzel bir pastane. http://www.kohvik.ee

2011 Temmuz gezimizden

 

Viyana

Eğer sizlerde bizim gibi bir Ulusal tatil esnasında “Asil Şehir” Viyanayı ziyaret ediyorsanız, turistik bölgede gezerken sanki Türkiyedeymişsiniz hissine kapılabilirsiniz. Zira gezen turistlerin %70′i Türk. Bir de üzerine Türk taksiciler, Türk pazarcılar ve Türk büfeciler eklenince Sanki Türkiyenin yeni bir ili. Avusturya’nın nüfus yapısı çok ilginç; 1960 lardan beri 8 milyon civarında geziniyor. Bizimkilerin ne kadar çok çocuk yaptığını düşünürsek (örneğin üç), nüfus içindeki azalan Avusturyalılar ve çoğalan Türkler hakkında fikir yürütebiliriz. Yani geçmişteki 600 küsur yıllık Habsburg hanedanlığı, şimdilerde Türk hanedanlığı oluyor gibi.

Sanat ve müzik ile bukadar iç içe başka metropol var mı bilmiyorum. Ama saatler 20:00 civarına geldiğinde yollarda tuvalet giymiş hanımlar ve onlara eşlik eden beyleri çeşitli klasik müzik konserlerine giderken görebilirsiniz. Bizler Staatsoper’da Rigoletto’ya gittik. Nefis bir salon ve nefis bir gösteri. Dikkat buradaki gösteriler için mutlaka bir ay kadar önce bileti satınalmanız gerekiyor. Birkaç online satış sitesi var.

Konser biletleri bir hayli pahalı. Musikverein da bir konser dinleyelim dedik. Ama bizim gibi son dakikacılar da unutulmamış. Sahneyi pek görmeyen bir balkon için son dakika bile bilet alarak girebilirsiniz. Burada klasik müzik konseri dinlemek büyük bir keyif gerçekten.  Bu salonda kıyafet mecburiyeti yok. Ama parter’e gidiyorsanız, hiç bluejean li kimseyi görmedim. Bizim ziyaretimiz sırasında Albertina da bir Michalengelo ve Picasso sergisi vardı ki muhteşem. Yani ne yana dönseniz bir sanat etkinliği var sanki. Detayları www.yinedustukyollara.com da okuyabilirsiniz.

Neyse konumuza dönelim, Viyana denince ilk aklımıza gelen Şinitzel ve çeşit çeşit pastalar…

Şinitzeli iki restaurantta deneme imkanı bulduk. Immervoll ve Figlmüller.

Figlmüller son derece turistik. Turlar akın akın insan getirmekte. Yani akşamları yemek için yer ayırtmanız gerekli. Yoksa kapıdaki kuyrukta en az yarım saatinizi tüketirsiniz. Bu kadar turistik olmasına rağmen harika şinitzel yapıyorlar. Son derece lezzetli. Nereyse zerre yağ çekmemiş. Ama tüm Avusturyada şinitzel son derece büyük porsiyonlar halinde servis ediliyor. Eğer bizim gibi hafif tok karnına gittiyseniz, bir şinitzeli bölüşerek rahatça doyabilirsiniz. Tabii ki yanında değişmezi patates salatası. Şinitzel 14 euro (2010). Harika “Homemade” şaraplarından da mutlaka tadınız. Dom’un oralarda kime sorsanız gösterirler. İki şubesi var, pasajın içindeki otantik olanı.

Immervoll ise daha çok yerel halkın tercih ettiği ufak bar restaurant karışımı çok sevimli bir yer. Öğlen saatleri yer bulmak pek mümkün değil. Şinitzeli biraz daha kalın ve amorf şekilli ama Figlmüller’e göre daha leziz. Sadece ambiansı için bile tercih edilebilir. Immervoll Stephansdom’un bir sokak arkasında -Weihburggasse 17 01-


Tafelspitz, leziz ve bizim sebzeli haşlama et gibi

Şinitzel ise görüntüsünden farklı olarak çok lezzetli

Patates türevleri de kıyılmış frenk soğanı ile servis ediliyor…

Çok gelişkin bir pastane kültürüne sahip Viyana. Cafe Mozart, Cafe Sacher, Demel atlamamanız gereken pastaneler. Hepsinde de bir miktar beklemeyi göze almanız gerekiyor. Pastanelerde Viyanalılar uzun uzun oturmayı seviyorlar, sohbetler ediliyor ya da günlük gazetelerini okuyorlar. Tüm pastanelerde servisler bir bardak su ile yapılıyor. Yani bu uzun oturuşlar sırasında masadaki servis kaldırılsa bile, bu su içilmemişse müşteri masada oturmaya devam edebiliyor. Çok ince bir davranış.

Cafe Mozart Salon

Orman Meyveliler nefis

Milföy Türevi

Viyana klasiği “Vanilya soslu Apfelstrudel” Enfesss!

Kedi dilli

Demel, bir okul şeklinde hizmet veriyor. Giriş katın en arka bölümünde genç pastacılar hünerlerini sergiliyorlar.

Ve bu pastaneyi  “Mehmet Yaşin”in aktarımına göre Viyanalı Türk bir yatırımcı (Atilla Doğudan) 2002 satın almış. Ve aynı kişi Avusturya’da birçok otel, restaurant’a da sahip. Hatta Demel’in bir şubesinide İstanbul – Ortaköy’de açmayı planladığı otelin alt katında oluşturacakmış.
Viyanada çay genellikle bir ahşap çubuğun üzerinde kristalleşmiş şeker ile sunuluyor.

Cafe Sacher’in alameti farikası “Sacher-Torte” Çikolatalı kek, arasında bir kat kayısı mamelatı sürülmüş ve üzeri çikolata ile kaplanmış. Ve kremşanti ile servis ediliyor. Ben çikolatalı pastayı sevmeme rağmen, çikolatalı pasta içindeki bu kayısı marmeladını bir türlü benimseyemedim. Ve çok tatlı geldi. Sacher-Torte’yi Viyanalılar çok seviyor. Diğer pastanelerde de benzer sunumlarla yapılmakta.

2010 Kasım gezimizden…

Ankh Cafe’de Dondurma – Kaleköy

Tam yirmi yıl önce ziyaret ettiğimiz ve o zaman kalacak yer aradığımızda, yöre halkından bir kaçının içtenlikle ” ee gelin bizim evde kalın yerimiz müsait…” dediği Kaleköy’e yirmi yıl sonra ilk ziyaretimiz. Batur’u Gökova – Akyaka’daki basket kampından alıp direkt hedefe kilitleniyoruz.

Bu kez bu sevimli yerde konaklayacağız ve çok heyecanlıyız. Aradan tam yirmi yıl geçmiş. Internetten araştırdığımızda artık onlarca pansiyon bulmak mümkün. Biz Ankh Pansiyonda karar kılıyoruz.

Kaleöy’ün SİT alanı olmasından dolayı pek çivi çakılamıyor gibi bir hali var. Zaten buranın albenisini sağlayan da bu otantiklik. Artık 20 yıl öncesi gibi değil 3 – 5 ev dışında tüm evler pansiyon olmuş. Rahmi Koç ve Demirören’lerin de evi bulunmakta. Ankh Pansiyon bizim gezdiğimiz en temiz konaklama tesisi. Hemen denizin üstünde. Fakat denizde turkuaz bir cam gibi. Ve bu camekanın hemen altı ise sergilenen tarihi eserler ile bir su altı müzesi gibi.

Araba ile ulaşımın olmadığı Kaleköy’e tek ulaşım yolu Üçağız’dan tekne ile olmakta ve kalacağınız pansiyon sahibi sizi buradan tekne alıp pansiyona götürmekte. Kaş üzerinden Üçağız’a gelişte sapaktan sonra 20 km, Demre üzerinden gelişte ise sapaktan 15 km yol alınması gerekmekte.

Artık www.yinedustukyollara.com u kızdırmadan dondurmaya gelelim. Kaleköy’e gelirseniz hangi pansiyonda kalırsanız kalın, ya da günübirlik geldiyseniz hangi restaurantta yemek yerseniz yiyin ama mutlaka bu dondurma için Ankh Cafe’ye gelin. Muhteşem bir lezzet. Hiç bir katkı yok. Gerçekten de yapılırken bu ritüeli başından sonuna dek izledim.  Hiç bir koruyucu, esans, gıda boyası ya da bilmediğimiz bir şey yok. Sadece 3 çeşit dondurma var. Muz, şeftali ve fındık. Hepsi de katkısız o nedenle renkleri öyle muz deyince sapsarı ya da şeftali deyince turuncu değil.

Fakat lezzetleri inanılmaz. Adeta bir sorbe lezzetinde. Dondurma eksperimiz Batur; “Ben hayatımda böyle dondurma yemedim, muz aynı muz gibi, şeftali ise sanki taze şeftali” diyordu.

www.ankhpansion.com (En son bağlandığımda Avast virüs uyarısı veriyordu) 0 242 874 21 71

Londra’dan “Fryer’s Delight”

Birleşik Krallığın en bilinen yemeği nedir derseniz, hiç düşünmeden “Fish and Chips” diyebilirim. Her bölgede bilindik bir F&C’ciye rastlamak mümkün. Londra’daki en bilinen “Fish and Chips” ise Holborn bölgesindeki ”Fryer’s Delight”.

Kuruluşu ise 1962′ye kadar gitmekte. Time Out London dergisi son 4 – 5 yıldır en iyi F&C restaurant’ı payesini vermekte.

Toplamda 4 – 5 masalık bir restaurant. Hafif kilolu iseniz masaya oturmak bir hayli zor olmakta. Doğru dürüst bir aspirasyon yok, üzerinizin yağ kokması kaçınılmaz gözüküyor. Ama belki kapının hep açık olmasından dolayı pekte öyle değil.

Fakat bu zorlukların hepsi gelecek balık için değer diye düşünmekteyim. Mezgit (Haddock), Pisi (Plaice), Morina (Cod) alternatifleriniz bulunmakta. Çıtır çıtır Cod Fish çok leziz. Yanında ev yapımı patates (genellikle sirke ile servis ediliyor) ve tartar sos ile muhteşem oluyor.

Ve tabii ki Londra şartlarına göre çok ucuz bir restaurant. “Cheap Eats in London” listelerinden hiç düşmüyor.

Pazar günleri hariç 12:00 ile 23:00 arasında hizmet vermekte.

Londra’dan “Borough Market”

Cumartesi günleri, Londra’nın dört bir tarafında kurulan “market”lerde kaçırılmaması gereken şenlikler vardır. Bunlardan en önemlisi belkide “Borough Market” tir. Bizim pazarlardan farkı ise, daha ziyade “take away” satıcıların çokluğudur. Hafif Beyoğlu balık pazarı tadında bir yer.

Hemen pazarın girişinde “Wright Brothers” istiridyeleri var. Bu okyanus istiridyeleri pek bir lezizler.

Bütün standlarda ev yapımı fast food’lar var. Hamburger, tavuk, kaz, el yapımı çikolatalar, ev yapımı biralar vs. Hangisinin önünde çok kuyruk varsa tercihimizi otomatik olarak o yöne çeviriyoruz. Karnımızı bir güzel doyurduktan sonra ise üzerine bu harika krem karameller çok iyi geliyor.

Yok hayır yediğiniz o devasa hamburgeri hala bastıramadığınızı düşünüyorsanız, “Chegworth Valley“in katkısız meyve suları denemeniz için emrinize amade…

Bir de Borough Market’ten Ultra Chocolate Brownie almayı unutmayın. Gerçekten çikolata ile kek arasında gidip gelen bu lezzeti kesinlikle kaçırmayın.

Next entries »