2007 Kasım » ArÅŸiv » sofra.com
ana sayfa e-posta! RSS

sofra.com

Restaurant Güncesi

Kategori Kasım, 2007

Adem Baba - Arnavutköy

BoÄŸaz’ın Avrupa yakasında canınız balık mı istedi. Ama hesaplı ve lezzetli olsun istiyorsunuz. Ehh boÄŸaz manzarasıda olsa fena olmaz dediniz. Arnavutköy Adem baba doÄŸru tercih.

Şu anda 3 katlı bir binanın ikinci ve üçüncü katında deniz görür bir mekana taşınmışlar. Eski dükkanın 2 dükkan denize yakını olan bina.

Öğle tatilinde geldiğimiz mekan, hızlı servisiyle mahçup etmedi, vaktinde işe yetiştik. Balık olarak tekir ve hamsi yedik, porsiyonlar çok büyük ve doyurucu. Tekirler iri ve çok lezzetli, hamsi ise iyi kızarmış ve yağ çekmemişti. Ortaya peynirli maksi boy bir salata geldi ki oda üzerine zeytinyağı ve limon gezdirilmesiyle, ziyadesiyle leziz bir hal aldı.

İşletme ortağı ve tesise ismini veren Adem hala balığa çıkıyormu bilmiyorum ama balıklar daha yeni denizden çıkmış gibi çok taze.

Sonuç, eski yerleri giriş, deniz görmez ve çok ufacıktı ama -Bence- kesinlikle çok daha sevimli ve samimi idi. Burası tabii boğaz görür bir mekan, ama fiyatlar üzerinde ufakta olsa bir yansıması var. Tekir, hamsi, büyük salata ve 1 kola 37 ytl. İçki yok. Park yeri bulmak çok sıkıntılı.

Güneş Waffle - Bebek

Hisardaki sosis ziyafetinden sonra, güzel bir boÄŸaz yürüyüşü ve hemen ardından da kaybedilen kaloriler için Bebek’te waffle. Bu gezi, geçen ay Belgo’da waffle olmayınca, bilinç altıma kazınan waffle özlemini gerçekleÅŸtirme imkanı doÄŸurdu.

Bebekte waffle deyince yan yana iki wafflecı arasında ikilem kaçınılmaz oluyor. GüneÅŸ’in tam önünde park yeri bulmamız ve antipopulist yaklaşım nedeniyle gidilecek yer belli oldu. GüneÅŸ’in dondurmasını da çok sevmemize raÄŸmen, geliÅŸ amacımız waffle idi. Yılların GüneÅŸ’i şöhretini saÄŸlayan dondurmasının yanı sıra rekabet ortamında ürün gamına waffle’ı da eklemiÅŸ. İyikide eklemiÅŸ, zira çok çok baÅŸarılı. Zaten bu mereti güzelleÅŸtiren soslar ve içindeki malzeme çeÅŸitlerinin tazeliÄŸi ve lezzeti. Buradaki malzeme çeÅŸidi ve lezzeti insanı ÅŸaÅŸkınlığa uÄŸratıyor. Batur ve ben bol malzemeli waffle’larımıza hızlı bir ÅŸekilde baÅŸlayınca, fotoÄŸraf çekimi Selda’nın az malzemeli waffle’ına kaldı.

3 çeşit sos, her çeşit taze meyva ve şekerleme 5 ytl.

Rumelihisarı İskele Büfe’den Sosisli

İÜ İşletme İktisadı Enstitüsü eskiden İÜ Hisarüstü kampüsünde yer alırdı. Burada okuduÄŸum dönemde, arkadaÅŸlarla çoÄŸu kez öğlen aralarında Rumeli Hisarındaki bu büfede sosisli yerdik. Üzerine de Ali Baba’da çay (Ali Baba’nın kışları ortada yanan sobası ve “hoÅŸgeldin yavrum” sözleri hala kulaklarımda çınlar. Ali Baba rahmetli olmuÅŸmudur niçin artık adı Erguvan Cafe olmuÅŸtur bilmiyorum). Üniversite yıllarından kalma bu alışkanlıkla, eÄŸer Rumeli Hisarı yakınlarında isek, yemek molasını mutlaka iskelenin altındaki bu ufak büfede, sosisli yiyerek veririz.

Sosisli geleneksel yöntemle pişirilmekte. 3 tarafı camla çevrili, üzerinde 60 mumluk lamba olan ve altındaki haznede salçalı sosun içinde yüzen sosisler, tost makinesinde ısıtılmış çıtır çeyrek ekmek arasına girmeyi beklemekteler. İçi alınmış ya da alınmamış tost makinesinde basılmış bu ekmeğin arasına sosis konulduktan sonra gene geleneksel şekilde sosisin üzerine iki kaşık salçalı sostan dökülür. 2 - 3 ince dilim kornişon turşusu ve isteğe göre hardal. Hardal ev yapımı, burundan çıkan cinsten. İşte mükemmel lezzetin değişmez tarifi.

Bugün Batur’un basketbol’dan çıkışında hepberaber gene 1971 den beri burada olan ve o günden beri Zekeriya beyin (bugün oÄŸlu vardı) iÅŸletmekte olduÄŸu bu büfeye geldik. Amacımız sadece sosisli. Türkiye’nin bu en manzaralı büfesinden sosisli ve ayranları alıp, boÄŸaza nazır vaziyette açık havada bir güzel yedik. Ve tabii ki ardından birer çeyrek ekmek daha. Evet aynı lezzet. Bizim 1980 lerde keÅŸfettiÄŸimiz bu büfede o günlerden beri lezzet asla deÄŸiÅŸmiyor. Umarım hiçbir da zaman deÄŸiÅŸmez.

Lokasyon; Rumelihisar iskelesi’nde, İstanbul’un en pahalı balık lokantalarından İskele restaurant’a bitiÅŸik ve aynı manzarada. Çeyrek sosisli ve büyük ayran 3 ytl.

Şehirhatları Vapurunda Çay

Ne zamandır Åžehirhatları vapuruna binmemiÅŸtik. Batur ise sanırım sadece 2-3 yaÅŸlarında bir kez binmiÅŸti. Bu nedenle Sirkeci DoÄŸubank iÅŸ hanına giderken ailecek gitmeyi önerdim. Aklımda ise vapur ile Sirkeci’ye gitmek vardı. Yola düştük, hava yaÄŸmursuz ve açıktı.

Batur için eÄŸlenceli bir gezi olabilmesi için, martı - simit ikilisinin uyumunu göstermek iyi olacaktı. Kadıköy iskele meydanından simit almaya yeltendik, eskiden olduÄŸu gibi. Oda ne meydanda bir tane bile simitçi yok. Balık ızgaracıların ızgaralarından tüm çevreye dağılan kesif yaÄŸ kokusu var, ayakkabı boyacısı var, Tema’nın standı var, Milli Piyangocu var, kimlik laminasyoncusu bile var ama simitçi yok. Soruyorum kimlik laminasyoncusuna, “yok abi onların hepsini buradan kaldırdılar, yoksa simit sarayları nasıl iÅŸ yapacaktı ki?” dedi. İnanamadım, simitçiler bence buranın alameti farikası olmuÅŸlardı. Ayrıca da simit olmadan vapurda çay içmenin ne zevki vardır diye düşünürken, hemen yanımızda Erzincanlı 10 küsür yaÅŸlarında elinde küçücük bir tepsi ve içinde tam 5 adet simitle etrafını dikkatle kesen bir çocuk belirdi. Yüzünde, sanırsınız ki o tepside simit deÄŸil de, silah satıyormuÅŸcasına bir korku ifadesi var. KonuÅŸuyorum, “abi belediyeciler gördükleri anda tepsiyi alıyorlar, o yüzden az simitle çıkıyorum” diyor. Neyse Ben bu taptaze çıtır simitlerden 3 tanesini alıyorum, mutlu bahtiyar vapura doÄŸru yürümeye baÅŸlıyoruz. Tabii ki Batur daha vapur kalkmadan bir tanesini götürüyor. Selda ve benimki ise duruyor. Çay ocağının yanından geçerken o kırmızılı porselen çay tabaklarının şıkırtılı yıkanma sesi ve bardaklara dolan tavÅŸan kanı çay, elimdeki simitin sonunu hazırlıyor. Ben de o tavÅŸan kanı çayımı alıp açıkta simidimi lüpletiyorum.

Sadece Selda’nın o taÅŸ gibi iradesi sayesinde simidi olduÄŸu gibi duruyor. Ve vapur Eminönü’ne doÄŸru yol alırken vapurun arkasında birer ikiÅŸer martılar birikmeye baÅŸlıyor. O martı çığlıkları sanki Selda’nın simidi için. Batur martıların beslenme saatinin açılışı yapıyor bile, martılar akrobatik uçuÅŸlarla neredeyse hiç birini suya düşürmeden kapmaktalar. Eminönü’ne yaklaşırken bu beyaz kuÅŸlar adeta simidi elimizden alacak kadar yaklaşıyorlar.

Geminin kıç tarafında bu aksiyonu gerçekleÅŸtirirken hemen arkamızdaki yazı Selda ve Ben’i yıllar öncesine götürdü.

Daha evlenmeden önce, Selda Esbank Eminönü şubesinde çalışırken, akşamları eve 18:30 Eminönü - Bostancı vapuruyla dönerdik. Bu vapurda herkez birbirini tanırdı, müdavimlerin kendi aralarında selamlaşması adettendi. Genellikle de şimdi bulunduğumuz kıç bölümünde seyahat ederdik. Burada bir keyif grubu vardı ki unutulmaz. Küçük bir tabakta mezeleri ve ellerinde rakıları abartısız bir keyif yaparlardı. Sessiz, fısıltıyla o günün muhasebesi yapılırdı bu sohbetlerde. En ufak bir taşkınlık olmazdı. Ahh ahhhh.

Eminönü’ne vardığımızda hava bir miktar daha kararmıştı ve hala aynı martılar etrafımızda uçuyorlardı, belkide minnettarlıklarını bu ÅŸekilde göstermekteydiler.

Beyaz Fırın - Kadıköy

1900′lü yılların başından beri Kadıköy’de bulunan bu enfes pastane bana sabahları mabet gibi geliyor. Kadıköy’den sabah kahvaltı yapmadan geçiyorsam, Beyaz Fırın’ın o “hıyır hıyır” poÄŸaçasını yemeden geçemiyorum. O pofuduk poÄŸaçalar gibi deÄŸil. Ağızınızda dağılıyor. Tabii ki yanında da limonata. Ve güleryüzlü bir servis.

Eskiden Kadıköy - Karaköy iskelesi içindeki büfede de sabahları Beyaz’ın PoÄŸaça - Limonatasını satarlardı. İşe vapur ile gittiÄŸim dönemde sabah ne yapıp edip birinde bu ikiliyi tüketmeden güne baÅŸlayamıyordum.

Bugün de güne Kadıköy Beyaz’da baÅŸladım. AkÅŸam içinde evde çayın yanında yemek üzere o mis gibi paskalya çöreÄŸinden aldım. Gerçektende az ÅŸekerli bu çörek, mahlepi ve sakızı ile tam kıvamında.

Cemil Topuzlu’ya Kadıköy’den sonra ilk ÅŸubesini açan Beyaz Fırın, daha çok pasta ve yeni ürünlerini bu ÅŸube aracılığıyla sergilemekte. Ama Kadıköy ÅŸubesinin yeri baÅŸka, Cemil Topuzlu ÅŸubesindeki kadar çeÅŸit yok ama viÅŸneli mekik, ekler, paskalya, çilekli tart, poÄŸaça vbg. ürünleri ile gidilmeye deÄŸer. Kadıköy dışındaki ÅŸubeler (Cemil Topuzlu, Suadiye, Erenköy) ve pastaları için daha sonra bir yazı hazırlayacağım.

Kuru Fasulye - Süleymaniye

Bugün yaptığımız tarihi yarımada turunda Balat Fener Rum Lisesi’nden başladık. Selda’nın alanına girmek istemiyorum ama bir iki resim koymadan da duramayacağım.

Cağaloğlu’ndan devam ederek Sultanahmet - Ayasofya - Topkapı Sarayı güzergahı ile Süleymaniye’de turu sonlandırdık. Epeydir İÜ çevresinde gezinmemiştik. İyi geldi. Yağmurun da durduğu bir zaman dilimine denk geldiğinden keyifli bir gezi oldu. Batur, Selimiye Camii’ni görmüş bir çocuk olarak; Süleymaniye camisinin Sinan’ın kalfalık dönemi eseri olduğuna inanamadı. Zira haşmeti karşısında etkilenmemek imkansız.

Süleymaniye’de biten gezimizde Kuru Fasulye yemeden bitirmek olmazdı. Selda’nın öğrencilik yıllarından müdavimi olduğu Ali Baba’da (Köşedeki Ali Baba Kanaat) henüz hazırlıklar sürdüğünden, diğer bir Ali Baba’ya yöneldik. Erzincanlı Ali Baba pıtrak gibi çoğalan kuruculardan birisi. Selda’nın söylediğine göre eskiden orada bulunan kahveler artık kuru fasulyeci olarak hizmet veriyorlar. Erzincanlıda, dev bakır kazanda kömür ateşinde hazır bekleyen mis gibi kuru fasulye hemen yanında da pilav durmakta. Kuru çok çok leziz. Pilav eh işte. Turşu güzel ve kabak tatlısı güzel.

Her güzelde olduğu gibi, bu güzelde de bir kusur var. Servis garsonları bir ellerinde sigara, diğer ellerinde telefonla servis yapıyorlar. Gömleklerinin arkasına yaldızlarla yazdıkları “Erzincanlı Ali Baba Since 1924″ yazısıda durumu kurtarmaya yetmiyor. Yemek yemekte olan turistlerde oluşan Türk restaurant servis imajı nasıl temizlenir bilmiyorum.

Kanaat Lokantası - Üsküdar

Kanaat’i yazarken yorumsuz baÅŸlığı altına sadece resimleri koymayı planlıyordum. Ama yazmadan duramayacağım.

Yaklaşık 75 yıldır hizmet vermekte olan ve artık kült bir restaurant haline gelmiÅŸ olan Kanaat’i çok uzun yıllardır Rumelili bir aile yönetmekte. Yaklaşık 65 kiÅŸinin çalıştığı tesiste çalışanların hizmet ortalaması 30 yıl. Bu nedenle lezzette, hizmette uzun yıllardır hiç deÄŸiÅŸmiyor. Kapıdan içeri girer girmez sizi o envayi çeÅŸit tatlının olduÄŸu reyon karşılıyor. Daha yerinize oturamadan tatlıların camına yapışıyorsunuz.

O güzelim yassı kadayıflar, peynir tatlıları, ayva tatlıları, kabak tatlısı sütlü tatlılar vesaire vesaire. Ve hemen ardından masanızı bulmadan önce yemeklerin sergilendiği bölümden yemeğinizi (ya da yemeklerinizi) seçiyorsunuz.

Ardından masanıza oturuyorsunuz. Kanaatte 35 yıldır çalışmakta olan Mustafa amca kulağının arkasındaki kalemini eline alıp yanınıza geliyor ve siparişleri alıyor.

Konuşmayı çok sevmiyor ama yüzündeki tebessümde eksik değil. Biz çorba, Batur ise zeytinyağlı enginar ile başlıyor.

Ardından Ben özbek pilavı ve az lahana dolması sipariş ediyorum.

Selda ve Batur önce az ıspanak alıp paylaşıyorlar ve ardından nohut pilavları geliyor. Bu arada ortaya güveç geliyor.

Tabii bu arada sürekli bizim masaya çalışan Mustafa amca bile artık konuÅŸmaya baÅŸlıyor. Tatlı faslına geçiyoruz, ben “Rumeli Tatlısı / Kaymaçina” dedikleri Creme Brulee benzeri tatlıyı sipariÅŸ ediyorum, 2 tanede kaymaklı ayva tatlısı geliyor, bir de aÅŸure.

Kaymaçina’da hafif bir yumurta kokusu var ama diÄŸerleri muhteÅŸem. Çaylarımızı Mustafa amcanın yanaklarından kan fışkıran yeÄŸeni “komi ÅŸefi” Mustafa getiriyor. Åžirket İngilizce kursuna yollamış ve mutfaktan servise geçiÅŸ yapmış. Komi ÅŸefi Mustafa, Mustafa amca gibi deÄŸil, anlatmak istiyor. Niçin ÅŸimdi de Fransızca da öğrenmek istediÄŸini, niçin bu kadar çok kilo aldığını Batur’un göbeÄŸini kontrol ederek uyarıyla anlatıyor. Batur tabii ki o muhteÅŸem dondurmayla kapanışı yapıyor.

Mustafa amca’dan hesabı istediÄŸimizde, o uzun listeyi eline alıyor ve toplamaya baÅŸlıyor; “Yahu kağıtta yer kalmamış”, diyor ve toplamı adisyonun arka tarafına yazıveriyor. “Kanaat”kar bu lokantada bu yediklerimizin hepsi için sadece 44 ytl hesap geliyor. Bir de ufak not Kanaat’te kredi kartı geçerli deÄŸil. Biraz yavaÅŸ çalışsada vale park hizmeti var.

Kaana - Gündoğan Bodrum

Batur AÄŸustos’ta Babaannesi ile kuzenim Nihal’in Bodrum GündoÄŸandaki yazlığında 10 gün kadar kaldı. Haftasonunda Selda ve ben de 2 günlüğüne onlara katıldık. Ev “BirleÅŸmiÅŸ Milletler” gibiydi. Nihal, Fransız EÅŸi Gregoire, çocukları Pamuk ve İskender, İsrailli arkadaÅŸları, Rus eÅŸi ve iki çocukları, Nihal’in Fransız Kayınpeder ve Kayınvalidesi ve Annem, Selda, Batur ve Ben. Evde Türkçe, Fransızca, İngilizce, Rusça ve İbranice konuÅŸulmaktaydı. Toplam 14 kiÅŸiydik.

AkÅŸam yemeÄŸi için koydan yürüyerek GündoÄŸan sahiline ulaÅŸtık. Hedefimiz popülerliÄŸi fazla “Reana” idi. Ama deÄŸil 14 kiÅŸilik masa, 2 kiÅŸilik bile yer yoktu. Sahildeki tüm restaurantlara bakındık nafile, yer yok. Sadece bir restaurant vardı ki yemek yiyen hiç kimse yok. “Kaana”. Selda umutsuzca mutfağına daldı.

İlkay hanım karşıladı ve hemen mezelerin nasıl leziz ve temiz oldukları anlattı. Yeni açıldıklarını o yüzden boÅŸ oldukları izah etti. Selda da yeni açılan bu tesise ÅŸans vermek istedi ve mezelerin güzel görüntüsünden etkilenip bizi de oturmaya ikna etti. Hemen plajın önünde uzun bir masa donattılar. Biz mezelere gömülmüşken İlkay hanım Selda’nın yanına gelip boynuna sarıldı ve “Sen bana ÅŸans verdin ya ben de seni misafirlerine karşı asla mahçup etmeyeceÄŸim bak göreceksin” dedi. Harikulade mezeler süper levrek ve deniz çipurası. Gerçektende hiç eksiksiz bir hizmet saÄŸladı, İlkay hanım ve ekibi. Konuklarımızda gerçekten Türk misafirperverliÄŸi hakkında çok iyi bir fikir oluÅŸturdu.

Selda’nın ballandıra ballandıra anlatmasından etkilenen Gülnur Ekimde gittikleri Bodrum tatilinde “Kaana”ya yer vermiÅŸler, Gülnur’un yorumu:

Gündoğan limanının tam karşısında (liman dediysem, bilen bilir, iskelenin irisi) bu yaz açılmış bir lokanta var, Kaana. Selda yazbaşında orada yediği balıkları ve hele de mezeleri öyle bir anlattı ki, gitmek vaciptir artık dedik.

İlkay ve Bilal Yoldemir bu yaz açmışlar bu tertemiz yeri, yıllarca daha yukarıda benzeri bir yerin işletmeciliğinden sonra. Yaz sonu hatta miladi takvime göre sonbaharda gerçekleşen bu ziyaret sırasında Gündoğan artık Gündoğanlılara kalmış, bizim gibi tek tük ziyaretçi de göze batmaz olmuştu. Ama bu tenhalık doğal olarak pek çok cafe-restoran ve benzeri yerin kapanması anlamına da geliyor. İşte Kaana da benzeri birkaç yer gibi 4 mevsim açık tutulması düşünülen, bulunduğumuz kısa zaman diliminde de anlaşıldığı üzere çevre halkın benimsediği, ayağının alıştığı bir mekan olmuş.


İşte bu tavsiye ve selamla gittiğimiz dükkanda İlkay hanım bizi güleryüzle karşıladı, sürümün düşük olması nedeni ile çeşitleri azaltılan mezelerinin hepsinden tattırdı. Balık ve köfte Siparişlerimiz çarçabuk geldi. Izgara balık tam kıvamında pişmiş, içi sulu sulu kalmıştı. Kabakçiçeği dolması, yumuşacık ve lezzetli, köpoğlu mancası ve sarmısak soslu denizbörülcesi güzeldi. Diğer mezelerde vasatın üzerine çıkamamış İlkay Hanım.

Ancak söylemeden geçemeyeceğim birşey var. Heryer ve herşey (tuvaletler özellikle.)o kadar temiz ve tertipli ki, bir kadın tarafından sahiplenildiği ve titizlenildiği ilk bakışta belli oluyor.

Yemekten sonra İlkay Hanım bize akÅŸamüstü çayına gelen komÅŸu hanımlar için yaptığı havuçlu kekinden ikram etti, yanında da tavÅŸankanı çay tabii…

Kaana için temennimiz, bir önümüzdeki yaz sezonuna kadar lezzeti ve özeni koruyup, gözetmesidir.

Kaana Cafe Restaurant
Sahil Caddesi no 13 Gündoğan.